KARGO BEDAVA
4.8 (214 yorum)
99,00 TL KDV Dahil

SOĞUK SAVAŞ

1- SOĞUK SAVAŞ KAVRAMI VE SOĞUK SAVAŞA GEÇİŞ DÖNEMİ

  • II. Dünya Savaşı’ndan İngiltere ve Fransa’nın yıpranmış, SSCB ile ABD’nin süper güç olarak çıkması Soğuk Savaş sürecini başlatmıştır.
  • Soğuk Savaş II. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin yıkılmasına kadar geçen sürede ABD ve SSCB liderliğindeki Doğu ve Batı Blokları arasında görülen sürekli gerginlik, siyasi, psikolojik, ekonomik, bilimsel ve teknolojik alanlarda görülen çatışma durumudur.
  • II. Dünya Savaşından sonra Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da SSCB’nin etkisi artmaya başladı ve bu bölgedeki ülkeleri bir ölçüde kendi şemsiyesi altına aldı. Bundan korkan ABD ve İngiltere, Batı Avrupa’da ve başka yerlerde Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeşitli girişimlerde bulundular. Bu gelişmeler iki taraf arasında karşılıklı ittifakların ortaya çıkmasına (NATO 1949, Varşova Paktı 1955 gibi) ve gerginliğin giderek tırmanmasına yol açmıştır.
  • Kore ve Vietnam savaşları, Berlin Sorunu,

1956–1959 yılları arasında Ortadoğudaki çekişme, U–2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar soğuk savaşın doruğunu oluşturmuştur. Ancak Küba Krizi Soğuk Savaş için bir dönüm noktası oluşturmuş, nükleer savaş tehlikesinin ne kadar yakın olduğunu ortaya koymuştur.

  • Savaş uluslararası siyasette önemli değişimlere yol açtı. Avrupa kıtasının dışındaki bazı bölge ve devletler giderek etkisini artırdı. Asya’da Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi geniş ve kalabalık nüfuslu iki ülkenin ortaya çıkışı ve Japonya’nın büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar güç kazanması ile bu kıta, milletlerarası politikada önemli bir güç hâline geldi.
  • Asya ve Afrika’daki sömürge hâlindeki ülkeler, bağımsızlığını kazanmaya başlayarak Doğu ve Batı blokları dışında yeni bir “Üçüncü Dünya” veya “Bağlantısızlar Bloku” meydana getirdi.

a) II. Dünya Savaşı’ndan Sonra Dünya Siyasetini Şekillendiren Gelişmeler

Bu dönemde uluslar arası siyaseti şekillendiren dört önemli gelişme yaşanmıştır:

1) Geleneksel güç dengesinin merkezi ve en önemli öğesi olan Avrupa’nın ve Avrupa devletlerinin savaşta büyük bir tahribatla çıkması

2) Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra süper güç haline gelmiş olmaları,

3) Nükleer silahların geliştirilmesi,

4) Dünyanın çeşitli bölgelerindeki sömürgeci devletlere karşı ulusal bağımsızlık hareketlerinin başlaması

b) İki Kutuplu Dünya Düzeni

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde ” iki kutuplu ” bir nitelik kazandı.
  • Bu iki kutuplu dünya Doğu Bloğuyla Batı Bloğu, “kapitalizm- liberalizm-demokrasi” ile “komünizm” veya ABD ile SSCB etrafında arasında meydana gelmiştir.
  • Bu düzende dünya devletleri ya iki bloktan birisini seçmiş ya da Bağlantısızlar Hareketine katılan devletler gibi her iki bloğa da eşit mesafede durmaya çalışmıştır.

c) Soğuk Savaşa Yol Açan Gelişmeler

1. Yüzdeler Antlaşması (Ekim 1944)

  • Tarihte “Yüzdeler Antlaşması” diye geçen bu antlaşmada, Churchill ve Stalin arasında 1944 Ekim’inde gerçeklesen ve amacı Doğu Avrupa’da etki alanlarının kesin olarak saptanması olan anlaşmayla İngiltere ve Rusya Doğu Avrupa’da sahip olacakları üstünlüğü yüzdelerle belirlemişlerdir. Macaristan’da İngiltere %50, Sovyetler %50, Bulgaristan’da %25, %75; Romanya %10, %90; Yugoslavya’da %50, %50; Yunanistan’da %90, %10, Churchill’in anılarından yazdıklarında anlaşıldığına göre, bu anlaşma o andaki savaş durumu düzenlemesiydi.
  • Hemen savaş sonrasının bu karar ve gelişmeleri, Avrupa’nın, komünizmin kıtada çökmesine kadar süren, bölünmüşlüğünü başlatmıştır. Bu kararlar, Batı’nın Doğu Avrupa’daki gücünün sınırının ve bölgedeki Sovyet üstünlüğünün önemli bir göstergesidir.

2. Berlin Buhranı (1961–1989)

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Almanya’nın tümünde yapıldığı gibi Berlin şehri de dört işgal bölgesine ayrılmıştı. SSCB’nin kendi işgal bölgesinden Batılı devletleri çıkarmak istemesi Almanya’nın birleşmesini önlemiş, iki taraf arasında anlaşma bir türlü sağlanamamıştır.

  • Bunun üzerine ABD, İngiltere ve Fransa kendi işgal bölgelerinde Federal Alman Cumhuriyeti, SSCB ise kendi işgal bölgesinde Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bu buhran dünyanın âdeta iki bloğa ayrıldığının kanıtı olmuştur.
  • Batıya kaçışları önlemek için Doğu Almanya yönetimi tarafından ünlü Berlin duvarı örülmeye başlandı. (1961)

* Batıya kaçışları önlemek için Doğu Almanya yönetimi tarafından ünlü Berlin duvarı örülmeye başlandı.

  • Duvar SSCB’deki değişimlere paralel olarak 9 Kasım 1989’da yıkıldı.

3. Nükleer Silah Denetiminde Anlaşmazlık

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD Baruch Planı’yla atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamalarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu’nun kurulması; ihlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması; atom silahının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması; kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom silahının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesini istemiştir. Bununla beraber anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyindeki veto sisteminin değiştirilmesini istemiştir.
  • Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağmen, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir. Sovyetler Birliği’nin planı reddetme nedenleri ise; planın uygulanmasıyla ABD atom silahı yapabilme yeteneğine sahip tek devlet olarak kalması; ABD, BM’de karar verme sürecine egemen olduğu için, bu örgütün bir kuruluşu olan Atom Enerji Komisyonu’nu da etkisi altına alabileceği; planın tartışıldığı sırada Sovyetler Birliği atom silahının gizlerini ele geçirip bu silahı çok kısa bir süre içinde yapabilme uğraşısı içindeydi. Bu nedenlerden dolayı bu planı kabul etmeyen Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerginlik daha da büyüdü

4. SSCB’nin Komünizm’i Yayma Çabaları

  • II. Dünya Savaşı’nın doğrusunda Avrupa’nın doğusu (Yugoslavya ve Arnavutluk dışında) Sovyet ordusu tarafından kurtarılmış, Fransa İtalya ve Almanya’nın Batısı ise İngiliz ve ABD ordularının denetimi altında kalmıştı.
  • Böylece siyasal iktidarı ele geçirebilecek güçlü Komünist partilerin bulunduğu Fransa ve İtalya’da bu partiler iktidardan uzak tutulabilmişken, savaşı izleyen ilk üç yıl içinde Sovyetler Birliğinin etki alanı içinde kalan sekiz ülkede (Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya) Marksist-Leninist partiler siyasal iktidarı ele geçirmişlerdir.
  • Komünist partisinin büyük ölçüde oy alabildiği Çekoslovakya ve işgalden kurtuluşlarını Sovyet ordularına borçlu olmayan Yugoslavya ve Arnavutluk dışında komünist hareketin zayıf olduğu bu ülkelerde sosyalist rejimlerin kuruluşunda Sovyet askeri varlığı önemli pay sahibi olmuştur.
  • Savaşın yarattığı güç dengesi ve savaştan hemen sonra Sovyetler Birliği ile Batılı güçler arasında gerginleşen ilişkiler -soğuk savaş- Yugoslavya ve Arnavutluk dışında bu ülkelerin sürekli olarak Sovyetler Birliği’nin yörüngesinde kalmasına yol açmıştır. Yugoslavya Nazi işgaline karşı Yugoslav halklarının silahlı direnişini örgütlemiş olan Tito yönetiminde 1948 yılından sonra Sovyetler Birliğine karşı çıkmış ve ondan sonra da bağımsızlığını titizlikle korumuştur.
  • Arnavutluk da 1961 yılında Sovyetler Birliği’nden kopacaktır. Öteki altı ülke ise gerek ülke içi sosyalist uygulamalar, gerekse dış politika bakımından Sovyetlerin sadık bir izleyicisi oldular. Bu etkiden sıyrılmaya çalıştıklarında da hep Sovyet müdahalesi ile karşılaştılar.
  • Sovyetler Birliği 1953’te Doğu Almanya’ya ve 1956’da Macaristan’a askeri birlikler gönderdi. 1968’de ise yine Sovyetlerin öncülüğünde beş Doğu Avrupa ülkesi Çekoslovakya’daki yönetimi askeri bir müdahale ile değiştirdi.

♥ Arnavutluk’ta Enver Hoca önderliğindeki Milli Kurtuluş Cephesi 29 Kasım 1944’de iktidara gelerek Komünist idareyi kurmuştur.

Avrupa Dışında Komünizm’in Yayılması

Küba devrimi (1953–1959)

26 Temmuz 1953 Moncada Kışlası isyanıyla başlar,  1 Ocak 1959`da Batista`nın kovulması ve Santa Clara, Santiago de Cuba şehirlerinin Fidel Castro, Che Guevara, Raul Castro liderliğindeki isyancılar tarafından ele geçirilmesiyle son bulur. “Küba devrimi” terimi, aynı zamanda kısaca Batista`nın devrilmesi ve Marksist ilkelerin yeni Küba Hükümeti tarafından uygulanmasını da belirtir.

Çin Devrimi (1934–1949)

1934’te komünist devrimi amaçlayan Mao Tse-Dung’un kuvvetleriyle milliyetçi Çan Kay Şek arasında başlayan ve II. Dünya Savaşı’nı da kapsayan iç savaş, Mao Tse Dung 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. Çin’de komünizm’in kurulması SSCB’nin Asya’da büyük bir müttefike kavuşmasını sağlamıştır.

Kuzey Kore Devrimi (1946–1948)

Kim İl Sung önderliğindeki komünistler 1946 yılında Kore İşçi Partisi’ni kurmuş, 25 Ağustos 1948 yılında hem güney hem de kuzey bölgelerinde yapılan genel seçimlerde Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti tüm Kore halkını temsil eden tek meşru devlet organı olarak kabul edilmiştir. Ancak daha sonra 1950 yılında başlayan Kore Savaşı sonunda Kore 38. enlem sınır olmak üzere Kuzey ve Güney Kore olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kuzey Kore Komünist rejimi, Güney Kore ise demokrasi benimsenmiştir.

 2. SOĞUK SAVAŞ GELİŞMELERİ

A. DOĞU BLOKU’NUN KURULMASI

  • SSCB, Almanya’nın başlattığı Barbarossa Harekâtı’nı geri püskürterek Almanları durdurmuş ve 1944’ten itibaren Avrupa’nın içlerine doğru işgallere girişmişti. SSCB’nin Almanya’ya karşı savaştan çekilmesinden çekinen ve savaşın bir an önce bitmesini isteyen Müttefik Devletler ise SSCB’nin bu işgallerine tepkisiz kalmıştı. Savaşın sonuna kadar işgallerini sürdüren SSCB, Doğu Avrupa’nın önemli bir bölümünde egemenlik kurmayı başardı.
  • Kendisine sığınan komünistlerin ülkelerine geri dönmesini sağlayarak kendine bağlı komünist idarelerin kurulmasına ortam hazırladı. Böylece uydu devletler oluşturarak Doğu Bloku’nun oluşmasına zemin hazırladı.

Savaşın sonuna doğru 1945’te toplanan Yalta Konferansı’nda “Kurtulan Avrupa Hakkında Bildiri” yayınlanmış bu bildiriye Alman işgalinden kurtulan ülkelerde serbest ve demokratik seçimlerin yapılmasını kararı alınmıştı.

  • Yapılan seçimlerle kurulan hükümetlerde önemli bakanlık, silahlı kuvvet, mahkeme ve kitle iletişim araçları Sovyet yanlısı güçlerin eline geçti. 1947’ye gelindiğinde Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Polonya ve Çekoslovakya’daki hükümetlere karşı muhalefetin tamamı tasfiye edilerek SSCB yanlısı siyasal düzen oluşturulmuş oldu.

Doğu Bloku İçinde Yaşanan Gelişmeler

  • Yugoslavya ve Arnavutluk’ta sosyalist rejimin kurulması diğer Doğu Avrupa ülkelerinden farklı oldu. Yugoslavya uzun süre Alman işgaline karşı koymuştur. Alman işgalinin sona ermesinden sonra komünist General Tito ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Tito muhaliflerini ortadan kaldırarak Yugoslavya Federal Cumhuriyetini kurdu.
  • Arnavutluk’ta İtalya ve Almanya kuvvetlerine karşı başarılı mücadeleler verilmiş, Komünist Partisi’nden olan Enver Hoca, Arnavutluk devletinin başına geçerek komünist bir rejim kurmuştur.
  • Bu gelişmelerde SSCB’nin hiçbir yardımı ve tesiri olmamıştır. Bu nedenle Yugoslavya ve Arnavutluk, Moskova’ya karşı bundan sonra daha bağımsız bir tutum izlemiştir ve Moskova’nın etkisinde kalmamışlardır.
  • Çin’de milliyetçiler ve komünistler İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya ile uzun süren savaşlarda birlikte hareket etmişlerdi. Savaşın sona ermesinden sonra ise ABD milliyetçileri desteklerken, SSCB’de komünist lider Mao Tse-Tung’a destek verdi. İç çatışmayı kazanan Mao Tse-Tung 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu dünyaya ilan etti.
  • Kore topraklarının kuzeyi SSCB, güneyi ise ABD askerî harekât sahası olarak Potsdam Konferansı’nda kabul edilmişti. Çünkü Japonya’ya karşı Kore’ye askerî yardım kararı alınmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm çabalara rağmen iki Kore birleştirilemedi. Güney Kore ABD, Kuzey Kore ise SSCB egemenliği altına girdi.
  • ABD, 1 Mayıs 1948’de Güney Küre’de seçimler düzenledi ve Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu. SSCB de Kuzey Kore’de 1948 Ağustosunda bir seçim düzenledi ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948’de Kore Halk Cumhuriyeti’ni kurdular. Böylece SSCB kontrolünde Kuzey Kore’de komünist yönetim kurulmuş oldu.
  • Küba’da diktatör Batista’ya karşı, Fidel Castro ve Che Guevera önderliğinde komünist gruplar isyan hareketine yöneldiler. Sonunda Batista’nın diktatörlüğüne son verildi. Fidel Castro, Küba Devrimi ile devletin başkanı oldu.

a) Kominform (5 Ekim 1947)

Stalin, 5 Ekim 1947’de “Amerikan emperyalizminin bir aleti” olarak tanımladığı Marshall Planına (Avrupa Ekonomik Kalkınma planı) karşıt bir girişim olarak; SSCB, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa, İtalya komünist partileri liderlerini bir araya getiren Kominform’u kurmuştur. Kominform, görünüşte Marshall Planı’na mukabele amacına yönelik bir adım olarak takdim edilmişse de, gerçekte amacı, dünya ve özellikle Avrupa Komünist hareketinin koordinasyonu ve Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ertesinde lağvedilen 3. Enternasyonal’in fonksiyonlarını üstlenmekteydi.

b) COMECON (25 Ocak 1949) (Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi)

  • Sosyalist ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve dayanışma amacıyla kurulan(25 Ocak 1949) ve Batı’da COMECON olarak adlandırılan uluslararası örgüt. 5–8 Ocak 1949’da Moskova’da yapılan görüşmelerden sonra kurulan CMEA’nın merkezi Moskova’dadır. Örgütün temel amaçları; ekonomik gelişme için uzmanlaşma ve işbirliğine dayalı planlar hazırlamak: hammaddelerin üretim ve dağıtımını yönlendirmek, üye ülkeler arasında ve öbür ülkelerle ticareti geliştirmek için ortak girişimde bulunmak; bilimsel ve teknik araştırmalarla işbirliği yapmaktır.
  • CMEA üyesi ülkeler tüm yeryüzündeki sanayi üretiminin 1/3’den ve ulusal gelirin 1/4’den fazlasını sağlamaktaydı. Yüzölçümü 25 milyon km2 olan üye devletlerin topraklarında yaklaşık 400 milyon kişi yaşamaktaydı.

c) Varşova Paktı (14 Mayıs 1955)

  • 14 Mayıs 1955’te S.S.C.B, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya ve Arnavutluk (1968’de çekildi) tarafından kurulmuştur. Kurulma amacı NATO saldırısına karşı Doğu Avrupa ülkelerini savunmaktır.
  • Varşova Paktı, Londra ve Paris Antlaşmaları ile Federal Almanya’nın NATO’ya girmesi ve NATO’ya bağlı olarak Batı Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa’da doğan ve giderek artan savaş tehlikesine karşı biçimlendi. Pakt kurucularına göre bu gelişmeler, barışsever devletlerin güvenliği bakımından bir tehdit oluşturuyor ve savunma sağlayıcı karşı önlemlerin alınmasını gerektiriyordu.
  • Varşova Paktını kuruluşunu izleyen süreçte, SSCB ile üye ülkeler arasında zincirleme bir biçimde ikili yardım anlaşmaları imzalandı. SSCB aynı zamanda Polonya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Almanya ile 1956 Aralık – 1957 Mayıs döneminde bir dizi kuvvet statüsü anlaşması imzaladı. Aynı tür bir antlaşma, Çekoslovakya’yla 1968′de imzalandı. Anlaşmada uluslar arası ilişkilerde tehdit ve kuvvete başvurma kınanarak, üyelerin bunu önlemek konusunda gerekli tüm çabayı gösterecekleri belirtilmişti.

Varşova Paktının özellikleri

— Üyelerin ortak çıkarlarını ilgilendiren tüm sorunlarda birbirlerine danışacaklardır.

— Avrupa’da silahlı bir saldırı durumunda üyelerin tek tek ya da ortak bir biçimde kendilerini savunacaklardır

— Birleşik Komutanlık kurulacaktır.

— Siyasal Danışma Komitesi kurulacaktır.

— Üyelerin bu anlaşmanı amaçlarıyla herhangi bir uluslar arası bağlantıya girmeyecekleri ve girişimde bulunmayacaklardır.

— Tarafların birbirleriyle ekonomik ve kültürel ilişkilerini daha ileri boyutlarda bir dostluk ruhu içinde davranacaklardır.

— Bu sözleşmenin toplumsal ve siyasal sistemleri göz önüne alınmaksızın öteki tüm devletlere açıktır.

— Antlaşma 20 yıl geçerli olacaktır. Sürenin bitiminden bir yıl önce, anlaşmayı sona erdirme isteğinin belirtilmemesi durumunda, anlaşmanın 10 yıl daha uzayacaktır.

— Varşova Paktı’nın en yüksek siyasal organı Siyasal Danışma Komitesi’dir (CPC).

— Doğu ile Batı arasında ortak güvenlik sağlayan bir pakt yürürlüğe girince, Varşova Paktı’nın kaldırılması göz önüne alınabilir.

d) SSCB’nin Yayılmasına Karşı Tepkiler

** Yugoslavya’nın Kominform’dan Çıkarılması

  • Yugoslavya’nın Kominform’dan ve Moskova’dan kopmasında: Diğer uydu ülkelerde olduğu gibi, Sovyetler Yugoslavya’yı da tam manasıyla kontrolleri altına almak istemişler, fakat Yugoslav lideri Tito buna müsaade etmemiştir. Çünkü Yugoslavya’nın komünist rejim altına girmesi, Sovyet askerleri veya Sovyet Rusya’nın sayesinde değil, Tito ve “Partizan”larının Almanlara karşı yaptığı silahlı mücadele sonunda olmuştu. Diğer uydu ülkelere göre bu farklılık, Tito’ya, Moskova’ya karşı davranışında büyük bir bağımsızlık sağlamış ve Moskova da bunu hazmedememiştir.
  • Tito Yugoslavya’da kendi komünist rejimini kurduktan sonra Moskova’ya dayanmakla beraber, onun kendisine özgü tasarıları vardı. Tito, kendisini Balkanların bir lideri yapmak istiyordu. Bu amaçla, Bulgaristan, manya ve Macaristan ile çeşitli işbirliği anlaşmaları ve ittifak antlaşmaları imzalanmıştı. Tito, bu ülkeleri Belgrad etrafında toplamak ve hatta Yunanistan’da Markos galip geldiği takdirde Yunanistan’ı da katarak, bir Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Bu ise Sovyetleri ürküttü. Romanya ve Macaristan ile çeşitli işbirliği anlaşmaları ve ittifak antlaşmaları imzalanmıştı. Tito, bu ülkeleri Belgrad etrafında toplamak ve hatta Yunanistan’da Markos galip geldiği takdirde Yunanistan’ı da katarak, bir Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Bu ise Sovyetleri ürküttü.
  • Sovyetler, Tito’nun da aynen Sovyet komünizmini ve sistemini tatbik etmesini istemişler, Tito ise buna karşı gelerek, komünizmi Yugoslavya’nın milli şartlarına göre tatbik etme çabasında idi. Tito’nun bu hareketi, milletlerarası komünizm hareketinde ilk “milli komünizm” çabası olarak kabul edilebilir.

Çin – SSCB Anlaşmazlığı

  • SSCB’nin 1956 yılında Cominform’un kaldırılması kararını alması komünizmin dünya çapındaki zaferini isteyen komşu komünist devlet Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği’nin arasını daha da açmıştır. Bu Çin-Sovyet görüş ayrılığı 1967’de Muhafızların Pekin’deki Sovyet elçiliğini kuşatmasıyla patlak vermiştir. 1969’da da Çin – Sovyet sınırında anlaşmazlıklar yaşanmıştır.

Macaristan’da Tepkiler

  • Macaristan’da siyasal ve ekonomik düzene karşı ilk tepkiler 1953 yılında işçilerin başlattığı grev hareketleriyle ortaya çıktı. İmre Nagi’nin SSCB tarafından başbakanlıktan alınmasından sonra işçilerin tepkileri devam etti. 23 Ekim 1956’da Budapeşte’de 200.000 kişi büyük bir gösteri yaptı. Polisin kalabalığa ateş açmasıyla barışçı gösteriler bir anda ayaklanmaya dönüştü. Halk, silahlanmaya başladı. Ülkenin hemen her kentinde millî ihtilal komiteleri kurulmuştu.
  • Yeniden iktidara gelen Nagi’nin üst üste verdiği ödünler, ayaklanmayı durdurmaya yetmedi. SSCB, 30 Ekimde birliklerinin Macaristan’dan çekileceğini bildirmesine rağmen 31 Ekimde Budapeşte’yi kuşattı. Nagi, 1 Kasımda Varşova Paktı’ndan ayrılma kararını açıklayarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük devletlerin korumasını istedi. Bu gelişme üzerine SSCB birlikleri Budapeşte’yi işgal etti. Kısa sürede silahlı direniş bastırıldı. İşçilerin başlattığı genel grevin sona erdirilmesi ise birkaç haftayı aldı.
  • Düzenin sağlanmasından sonra geniş çaplı tutuklamalara girişildi. Çatışmaların sonunda 2500 Macar öldürülmüş, 13.000’i yaralanmış,

200.000’i de mülteci olarak vatanlarından kaçmak zorunda kalmışlardı. Binlerce Macar Sibirya’daki çalışma kamplarına ölüme gönderilmişlerdi. Macar Millî Ayaklanmasında Arnavutluk, Çekoslovakya, Bulgaristan SSCB’yi desteklemiş, Çin ise ayaklanmacıların haklı olduğunu savunmuştur.

Çekoslovakya’da Tepkiler

  • 1967 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi Genel Sekreterliğine Alexander Dubçek’in getirilmesiyle “Prag Baharı” denilen olaylar başlamıştır. Dubçek’le başlayan “milli komünizm”, “insancıl komünizm” gibi liberal sayılabilecek hareketler Sovyetlerin 1968 Ağustosunda bu ülkeyi askerleriyle işgal etmesiyle sona ermiştir.

B. BATI BLOKU’NUN KURULMASI

a) Truman Doktrini 22 Mayıs 1947

  • 1946 yılında Sovyet Rusya üç ana yönde yayılma çabalarına girişmiştir. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi’yle Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz.
  • Bu üç yönün geleneksel olarak İngiltere’nin hayati ilgi ve çıkar alanları olmasına karşı SSCB’ye durduracak güçten yoksun olması İngiltere’yi ABD’yi dünya siyasetine çekmek için hareketlendirdi.
  • İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, bir Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye’nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye’ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere’nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika’ya düştüğü belirtildi.
  • Bunun üzerine Başkan Truman Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan’ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu:
  • Truman Doktrini savaş sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan, Amerika’nın Monroe Doktrini’ni terk ederek, SSCB’ye karşı aktif bir dış politika izlemesini sağlamıştır.

 b) Marshall Doktrini (Planı) Haziran 1947

  • Haziran 1947’de Harward Üniversitesinde bir konuşma yapan ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır.
  • Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı.
  • SSCB’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya karşı tehditlerinin artması üzerine ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı.
  • Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı.
  • Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kuruldu.
  • 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948–1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı.
  • Marshall Planı savaş sonrası dönem dünyada “Soğuk Savaş”ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu.
  • Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11,4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90’i doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi.

c) Batı Avrupa Birliği

  • 1948’de Komünistlerin Çekoslovakya’da iktidarı ele geçirmeleri, SSCB’nin yayılmacı siyasetini ve tehditlerini ortaya koyması bakımından Batılı devletler için bir alarm oldu.
  • Bu şartlar içinde, İngiltere ve Fransa ile Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında, 4 Mart 1948 de Brüksel’de başlayan toplantı, 17 Mart 1948 de Batı Avrupa Birliği’ni kuran bir antlaşmanın imzası ile sona erdi.
  • Bu antlaşmaya göre beş devlet, aralarındaki her türlü işbirliğinden başka, taraflardan biri Avrupa’da bir silahlı saldırıya uğradığı takdirde, diğerleri her türlü vasıtalarla onun yardımına gideceklerdi.
  • Batı Avrupa Birliğine başlangıçta, İskandinav Ülkeleri de dâhil edilmek istenmişse de, bu ülkeler, Sovyetler Birliği ile komşulukları dolayısıyla, bu devleti kışkırtmak istememişler ve bu ittifaka dâhil olmaktan kaçınmışlardır.
  • Batı Avrupa Birliği Avrupa’daki Sovyet tehdit ve yayılmasına karşı alınmış ilk askeri tedbir olmuştur. Fakat Amerika’nın bu ittifak içinde olmayışı, Batı Avrupa Birliğini Sovyetler karşısında bir denge unsuru olmaktan yoksun bırakmıştır. Muhtemeldir ki, İskandinav ülkeleri de bunun için bu ittifaka katılmamışlardı. Lakin 1948 yılının gelişmeleri, Batılıları ve Amerika’yı, daha geniş bir ittifak sistemi kurmaya sevk edecek ve NATO ortaya çıkacaktır.
d) NATO
  • Marshall Planı ve Truman Doktrini, Sovyetlerin Orta Doğu ve Avrupa’da girişmiş oldukları yayılma faaliyetlerine karşı Birleşik Amerika’nın almış olduğu ilk tedbirlerdi. Fakat 1948 Berlin Buhranı’yla Sovyetlerle işbirliği yapma imkânı kalmadığı anlaşıldı. Çünkü şimdi Sovyetler, bir barış düzeninin kurulmasından ziyade, mümkün olduğu kadar geniş alanları komünist kontrolü altına sokmanın çabası içindeydi. İşte bu netice, Amerika’yı, Sovyetlere karşı Durdurma (containment) politikası takibine götürmüştür. Yani, Amerika bundan sonra Sovyet yayılmasını durdurmak için gerekli tedbirleri alacaktır ki, bu tedbirlerin en etkilisi 4 Nisan 1949 da kurulan NATO veya Kuzey Atlantik İttifakı olacaktır.
  • SSCB’ye karşı kurulan Batı Avrupa Birliği’nin bu devlete karşı tek başına yeterli olmayacağının görülmesi ABD’yi Monroe Doktrini politikasından döndürdü.
  • Senatör Vandenberg Nisan ayında Senatoya sunduğu bir karar tasarısında, Amerika Cumhurbaşkanına, Amerika’nın güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan “bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara” katılma yetkisinin verilmesini istedi. Vandenberg’in bu teklifi 11 Haziran 1948 de Amerikan Kongresi tarafından kabul edildi ve bu karara bundan böyle Vandenberg Kararı denildi. Vandenberg Kararı, Amerika’nın 1823’ten beri tatbik etmekte olduğu Monroe Doktrinini terk ettiğini gösteriyordu.
  • Amerika, dış politikasında bu esaslı değişikliği yaptıktan sonra, Batı Avrupa Birliğini daha müessir ve geniş bir ittifak sistemi haline getirmek için Kanada ve Batı Avrupa ülkeleri ile temasa geçti ve bu temaslar ve müzakereler sonunda 4 Nisan 1949 da 12 Batılı ülke arasında, kısa adı ile NATO (North Atlantic Treaty Organization) denen Kuzey Atlantik İttifakı kuruldu. Antlaşmanın başında, bu ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı.
  • NATO’nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa’daki yayılması, o günden bugüne, durdurulmuştur. Lakin 1949’a gelinceye kadar da Avrupa’nın mühim bir kısmını sınırları içine katmışlar veya kontrolleri altına almışlardır. Sovyet Rusya, 1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450.000 Km. toprağı ve 24 milyon kadar nüfusu sınırları içine katmıştır. 1945–1948 yılları arasında ise, 1 Milyon Km. toprak ile 92 milyon nüfusu da kontrolleri altına almışlardır.
  • Türkiye ve Yunanistan’ın 1952 de, Batı Almanya’nın 1955’de ve İspanya’nın da 1982 yılında NATO’ya katılması ile NATO üyelerinin sayısı 16’ya yükselmiştir. 1997 Madrid Zirvesi ile birlikte de Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya örgüte üye olmuşlar, böylece üye sayısı on dokuza ulaşmıştır.

♥ Günümüzde NATO’nun üye sayısı 26’dır.  Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, İngiltere, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Fransa Hollanda, İspanya, İzlanda, İtalya, Kanada, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan)

e) Avrupa Konseyi

  • 5 Mayıs 1949′da, Avrupalı 10 devletin katılımıyla kurulan birliktir. Bunlar: Belçika, İngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç’tir. Birliğin amacı, üye ülkelerin ortak mallarını ve ilkelerini koruma ve yayma; iktisadi gelişimlerini sağlamak amacıyla, aralarında daha sıkı bir işbirliği oluşturmaktır.
  • Konsey, esas olarak, üye ülkelerin hükümet temsilcileriyle, parlamento üyelerinden oluşmuştur. Buna ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı da kuruldu. Bu iki komisyon da, Konsey’in merkezi olan Strazburg’ta çalışmaya başlamıştır. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında katıldı. Avrupa Konseyi’nin üye sayısı, kuruluşundan yirmi yıl sonra 18′e yükseldi.
  • Konsey’in çalışma alanları insan hakları, medya, hukuki işbirliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır ötesi işbirliği, çevre ve bölgesel planlamadır.

f) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Schuman Planı (9 Mayıs 1950)

  • 9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın Batı Almanya ve Fransa’da çelik ve kömür üretimini denetleyecek tek bir organ oluşturması ve bu ortaklığın diğer Avrupa ülkelerinin üyeliğine ve Birleşmiş Milletlerin işbirliğine de açık tutulması konusunda önerdiği plandır. Bu plan 18 Nisan 1951’de Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya Dışişleri Bakanlarının katıldığı Paris konferansında kabul edilmiş ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.
  • Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1958 Roma Antlaşmasıyla, “Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu”na (EURATOM) dönüştü.

g) Avrupa Ekonomik Topluluğu

  • Batı Avrupa Devletleri, 1948 yılında Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilatı’nı kurdular. Bu teşkilatın ABD’nin Marshall Yardım Planı’nı düzenlemek, üyeler arasında serbest ticaret ortamı oluşturmak gibi görevleri vardır.
  • Avrupa devletleri bu bütünleşmeyle hem kendi ekonomik potansiyellerini birleştirerek bir Avrupa pazarı oluşturmak hem de Sovyetler Birliği’nin Batı’ya doğru yayılmasının engellenmesi yönünde önemli bir adım atmak istemişlerdi.
  • Birliğin asıl temeli ise 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dış İşleri Bakanı Schuman’ın yayımladığı bir bildiri ile atılmıştır. Ortak Pazar adı ile anılan AET’in kuruluşundan sonraki ilk on yıla geçiş dönemi adı verilmiştir. 1965 yılında “Füzyon Antlaşması” ile AET, Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’yla birleşerek Avrupa Topluluğu, Maastrich Antlaşması (1991) ile Avrupa Birliği adını almıştır.
  • 1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması, üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştü. Ancak Roma Antlaşması’nda nihai hedefi sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır.
  • Bu amaca ulaşmak için AET Antlaşması, yürürlük tarihinden (1 Ocak 1958) itibaren 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanmasını ve sosyal Avrupa’nın kurulmasını öngörmüştür. Geçiş döneminde ortak tarım ve ulaştırma politikaları saptanacak, üye devletlerin ekonomi politikaları ve gerekli ulusal mevzuatları yakınlaştırılacak ve rekabetin bozulmamasına ilişkin önlemler alınacaktır.

Roma Antlaşması 1957

a) Üye ülkeler arasındaki gümrük haklarının ve ticaret eşyalarının giriş ve çıkışına karşı kısıtlamalarının kaldırılması

b) Diğer ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesinin ve ticaret politikasının belirlenmesi

c) Üye ülkeler Arassında insanların, hizmetlerin ve sermayenin özgür geçişinin karşısındaki engellerin kaldırılması

d) Tarım alanında ortak bir politikanın belirlenmesi

e) Ulaşım alanında ortak bir politikanın düzenlenmesi

f) Ortak Pazarda rekabeti koruyan ve garantileyen bir rejimin kurulması

g) Üye ülkelerin ekonomik politikalarını koordine etmeyi ve ödemelerdeki eşitsizliğe çare bulmayı sağlayan usullerin uygulanması

h) Ortak Pazarın ilerleyişi için gerekli olan tedbirlerde ulusal yasaların yakınlaşması

ı) İşçilerin iş imkânlarının arttırılması ve yaşam seviyelerinin yükselmesine yardımcı olmak amacıyla bir Avrupa Sosyal Fonunun oluşturulması

i) Yeni kaynaklarının oluşturulmasıyla topluluğun iktisadi ilerlemesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankasının kurulması

j) Ticari muameleleri arttırmak, sosyal ve ekonomik gelişme için ortak çabaları takip etmek amacıyla deniz ötesi toprakların ve ülkelerin ortaklığı

C) ORTADOĞU’DAKİ GELİŞMELER

a) Süveyş Krizi

  • 23 Temmuz 1952’de Hür Subaylar Komitesi’nin yaptığı askeri darbeyle Yarbay Cemal Abdünnasır Mısır’ın yönetimini ele geçirmiştir.
  • Abdünnasır iktidara geldikten sonra Arap ülkeleri arasında bir kolektif güvenlik paktının, yani bir askeri ittifakın kurulması bir yandan da “İslam Kongresi” adı altında bir birlik kurulması için çalışmaktaydı. Bu gelişmelerle Nasır’ın gerçekleştirmek istediği şey, Doğu ve Batı blokları arasında bir “Üçüncü Blok” idi. Şüphesiz bu Blok’un başında Mısır ve Nasır bulunacaktı. Ancak Bağdat Paktı’nın kurulması Nasır’ın planlarını bozmuştu.
  • İsrail’le Gazze’de başlayan çatışmaları üzerine Mısır ABD ve İngiltere’den silah satın almak istemiş ancak bu reddedilince Çekoslovakya üzerinden SSCB’den silah satın alma yoluna gitmiştir.
  • Bu durum Amerika, İngiltere ve Fransa tarafından tepkiyle karşılandı. Bu arada Mısır için çok önemli bir proje olan Asvan Barajı için ABD ve Dünya Bankasından istenen kredi teklifinin Amerikan Senatosu tarafından engellenmesi Süveyş Buhranı’nı başlattı.
  • 1956 yılında Nasır, yıllık 100 milyon dolar geliri olan İngiliz – Fransız ortaklığındaki Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etti.
  • Bunun üzerine olaya Macaristan İhtilalleri’nden yüzünden SSCB’nin çok fazla müdahil olmadığını gören ABD, İngiltere ve Fransa, Süveyş’in Mısır’ın kontrolünden çıkarılması için birçok girişimde bulundu ancak başarılı olamadı.
  • Nasır’ın Süveyş’in milletlerarası kontrole bırakılması teklifini reddetmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail bir araya gelerek Süveyş’i ele geçirmek için bir plan hazırladı. Bu plana göre İsrail Mısır’a savaş açacak, İngiltere ve Fransa ise taraflar arasındaki savaşa son vermek için bölgeye asker çıkaracak ve kanalı ele geçireceklerdi.
  • Bu plan gereğince İsrail, 29 Ekim 1956 günü birdenbire Mısıra karşı saldırıya geçti. İngiltere ve Fransa taraflara verdikleri çatışmanın sona erdirilmesi ültimatomunun ardından Akdeniz üzerinden bölgeye asker çıkarmaya başladı.
  • İngiltere ve Fransa’nın amacı kanalı ele geçirmek ve Nasır’ı iktidardan indirmekti. Bu arada Polonya ve Macaristan Ayaklanmalarını bastırmaya başlayan SSCB İngiltere, Fransa ve İsrail’e savaşın hemen durdurulmasını isteyen mesajlar gönderdi.
  • SSCB Başbakanı Bulganin aynı gün Amerika Cumhurbaşkanı Eisenhower’a da bir mesaj göndererek, Amerika ve Sovyet Rusya’nın Mısıra ortak bir kuvvet göndererek savaşı durdurmalarını istiyor ve bu savaş durdurulmadığı takdirde bunun Üçüncü Dünya Savaşına gidebileceğini söylüyordu. Amerika ortak kuvvet teklifine şiddetle karşı geldi ve Sovyetler Mısıra asker gönderdiği takdirde Amerika’nın gereken tedbirleri alacağını bildirdi.
  • Amerikan hükümeti ve kamuoyu İngiltere ve Fransa’nın giriştiği bu saldırıyı tasvip etmemişti. Zaten bu devletler saldırı planlarını hazırlarken, Amerika’ya bir şey hissettirmemeye bilhassa dikkat etmişlerdi. Bu sebepten Amerika’nın tepkisi sert oldu. Fransa ve İsrail’e sert bir ihtarda bulunarak Mısır topraklarından çekilmelerini istedi. İki taraftan gelen bu ağır baskılar karşısında bu devletler daha ileriye gidemediler ve Mısırdan çekilmek zorunda kaldılar. Süveyş Kanalı da temizlenerek 1957 Martında dünya deniz trafiğine yeniden açıldı.
  • 1956 Süveyş buhranının en mühim neticesi, şüphesiz, Sovyet Rusya’nın Orta Doğudaki prestijini ve tesirini yok edilmek istenirken daha da artmış olmasıydı.

b) Suriye Bunalımı (1957)

  • II. Dünya Savaşı öncesinde Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye’de 1950’li yıllarda art arda hükümet darbeleri yaşanmıştır. Ancak 1955’ten sonra iktidara gelen Mısır lideri Cemal Abdün Nasır’la beraber SSCB’yle yakınlaşması komşularını rahatsız etmiştir.
  • Suriye’nin 1956 yılında SSCB ile yardım antlaşması imzalaması üzerine Türkiye, Irak, Ürdün, İsrail ve Lübnan tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
  • Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye’de bir “köprübaşı” kurdukları ve Suriye’nin bir “Moskova uydusu” haline geldiğiydi.
  • Bunun üzerine Amerikan Başbakanı Eisenhower ise, Başbakan Menderes’e gönderdiği mesajda, Suriye’nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün’ün bu ülkeye karşı askeri bir harekâta girişmek zorunda kalması halinde, Amerika’nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi.
  • Bu gelişmeler üzerine Türkiye’nin Suriye sınırına yığınak yaparak askeri tatbikatlar yapması Türkiye – Suriye ilişkilerini daha da gerginleştirdi.
  • SSCB’nin karşı baskılarını artırdığı dönemde ABD’nin Türkiye’ye büyük bir destek vermesi, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile Suriye arasında arabuluculuk yapması, Ürdün kralı Hüseyin’in Suriye’ye karşı tavrını yumuşatması üzerine kriz çözüme kavuşmuştur.
  • Buhranın sona ermesinde rol oynayan bir başka sebep de, 14 Eylül 1957 de Suriye ile Mısır’ın imza ettikleri bir anlaşma ile 1 Şubat 1958’den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti adı ile bir birlik kurmaya karar vermeleriydi.
  • Ancak iki devlet arasındaki bu birliktelik: Mısır’ın Suriye’yi kendine bağlı bir eyalet gibi görmesi, iki devletin sosyalizm anlayışının farklı olması üzerine zayıflamış, 1961 yılında muhafazakâr askerlerin Suriye’de yaptığı bir hükümet darbesiyle sonlanmıştır.

 c) Lübnan Bunalımı ( 1958)

  • 1957 Haziranında Lübnan’da yapılan genel seçimlere Cumhurbaşkanı Camile Chamoun’un hile karıştırarak kendisinin görev süresini 4 yıl daha uzatacak bir parlamento seçtirmesi ve Amerika’nın yayınladığı Eisenhower Doktrini’ni desteklemesi siyasal bir krize sebep olmuştur.
  • Hâlbuki yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı.
  • Lübnan halkının ikiye bölünmesinden sonra muhalif bir gazetecinin öldürülmesiyle olaylar Beyrut ve Trablus’ta (Tripoli) grevlere dönüştü.
  • Cumhurbaşkanı Chamoun, 13 Mayısta Amerika, İngiltere ve Fransa’ya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye’nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan’a yardım yapılmasın istedi.
  • Bu arada Irak’ta monarşinin yıkılması ve Bağdat Paktı’nın zarar görmesi müdahale yanlısı olmayan ABD’nin fikrini değiştirdi. ABD yaklaşık 15.000 askeri Lübnan’a çıkardı.
  • ABD’nin baskıları üzerine Chamoun cumhurbaşkanlığının süresini uzatmamayı kabul etti. Genel Kurmay Başkanı Şahab’ın Lübnan parlamentosu tarafından cumhurbaşkanı seçilmesiyle buhran yatışmıştır.

d) Bağdat Paktı (Şubat 1955)

  • Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliğini azalınca Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’ya sızmasını önlemek maksadıyla Orta Doğu ülkeleri arasında bir ittifak kurma fikri, esasında Amerika’dan gelmiş, fakat fikir Türkiye tarafından gerçekleştirilerek, 1955 Şubatında Türkiye ile Irak arasında Bağdat’ta bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Nisan 1955’te İngiltere, Eylül 1955’te Pakistan ve Kasım 1955’te İran Bağdat Paktına katılarak, ittifak genişletilmiştir.
  • Ancak Irak dışındaki Arap ülkelerinin pakta katılmaması ve buna karşı Ortadoğu’nun; pakta katılanlar (Irak, İran ve Pakistan), karşı çıkanlar (Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen) ve tarafsız kalan (Ürdün ve Lübnan) ülkeler olmak üzere gruplaşması SSCB’nin işini kolaylaştırmış, paktın amacına ulaşmasını engellemiştir.
  • Amerika, Arap devletlerinin tepkisini fazla çekmemek için pakta resmen üye olmadı, ama üye devletlere askeri teknik ve ekonomik yardımda bulunacağını belirterek paktın güçlenmesine çalıştı. Sovyetler Birliği’nin tehdidine ve yayılmasına karşı, NATO ile SEATO’yu birleştiren Bağdat Paktı’nın kurulması Türk-Sovyet ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Ayrıca, Irak hariç Arap devletleri ile Türkiye arasındaki münasebetler olumsuz bir seyir takip etmeye başladı.Bu paktın kurulması Ortadoğu’nun liderliğinin Türkiye’ye geçmesi Arap dünyasını kendi çatısı altında toplamak isteyen Mısır lideri Nasır’ı endişelendirmiştir.
  • Nasır, paktın kurulmasından sonra batı aleyhtarlığını artırmış, SSCB ile ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Buda Süveyş Krizine ortam hazırlamıştır.

 e) CENTO

  • Irak’ta yapılan askeri darbenin ardından monarşinin yıkılması üzerine 24 Mart 1959’da da Irak, Bağdat Paktı’ndan çekildiğini resmen açıkladı. Irak’ın ayrılmasından sonra Pakt’ın merkezi Ankara oldu. 18 Ağustos 1959’da da Bağdat Paktı’nın adı ‘Merkezi Antlaşma Örgütü” yani “CENTO” olarak değiştirildi.

Washington’da yapıldı. Örgüt, aslında savunma amacıyla kurulmuş olmasına rağmen; faaliyetlerini, üyeler arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği konularına yöneltti. ABD, örgüte daha fazla destek vermeye başladı. Bu şekliyle 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979’da Pakistan’ın ve İran’ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi. Türkiye, 13 Mart 1979’da, bu devletlerin CENTO’dan ayrılması kararlarını saygıyla karşıladığını ve bu durumda CENTO’nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini, örgütün ilgili anlaşma hükümleri gereğince sona erdirilmesi için gerekli işlemlerin yapılacağını açıkladı. Böylece, Bağdat Paktı’nın bir devamı şeklinde olan CENTO, hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

f) Eisenhower Doktrini (5 Ocak 1957)

  • ABD özellikle 1956 yılında ortaya çıkan Süveyş krizinden sonra Arap Dünyasında Batılı devletlerin imajının zedelendiğini bunun yerine SSCB’nin prestijinin arttığını anlamıştır.
  • Bu durumu düzeltmek için Başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Amerikan Kongresine gönderdiği mesajda Süveyş Krizinden sonra SSCB’NİN Süveyş Kanalına ve Batı’nın Orta Doğu’daki petrol kaynaklarına hâkim olarak, bölgeyi siyasi kontrolleri altına almaya ve Batı Bloğuna bu sayede büyük bir darbe vurmaya yakın olduğunu belirtmiştir.
  • Bu şartlarda yapılacak iki şey vardı: Biri, bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak; diğeri de, ister ikili, ister toplu münasebetler yoluyla, bu ülkelere, komünizm hegemonyasının neler getirebileceğini anlatmak ve bunların komünizme karşı koymalarına yardım etmekti
  • Bu gerekçelerle başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Kongreye gönderdiği ve Eisenhower Doktrini adını alan mesajda bütün bu hususları açıkladıktan sonra, Kongre’den kendisine aşağıdaki yetkilerin verilmesini istiyordu:

1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak.

2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak.

3) Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması

  • Eisenhower Doktrini iki bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Birincisi, Amerika’nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Truman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Hâlbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu.

g) Ürdün Buhranı

  • Ürdün Kralı Hüseyin, Mısır ve Suriye ile birlikte Eisenhower Doktrinine ilk karşı çıkanlar arasında yer almakla beraber, bu doktrinden ilk faydalanmak isteyen kişi kendisi oldu.
  • 1948–1949 Arap-İsrail savaşı sırasında Filistin’den kaçan bir milyona yakın Filistinli Arap’tan yarım milyon kadarı Ürdün’e sığınmıştı ve bunların büyük çoğunluğu hararetli Nasır taraftarı idi. Nasır’ın Filistin’i tekrar kendilerine kazandıracağına inanıyorlardı.
  • Durum bu şekilde iken Ürdün’de 1956 Ekiminde yapılan seçimleri Nasırcılar kazandı ve Başbakanlığa Nabulsi geldi. Kral Hüseyin ile Başbakan Nabulsi arasında ilk günden başlayan sürtüşme, 1957 Nisanında tam bir çatışma içine girdi. Nabulsi, sol eğilimli Genelkurmay Başkanı Ali Abu Nuvar’la işbirliği yaparak Amman üzerine tank birlikleri sevk etmeye hazırlanırken, Kral tarafından Başbakanlıktan düşürüldü. Kral Hüseyin Nabulsi’yi bertaraf ederken, Amerika’nın ve Suudi Arabistan’ın da desteğini sağlamıştı.
  • 13 Nisan’da krala bağlı kuvvetlerle sosyalist subaylar arasında çatışmalar başladı. Olaya Mısır ve Suriye’nin de dâhil olması Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı’nın Suriye’ye kaçması üzerine halk sokaklara döküldü ve grevler başladı.
  • Gelişmeleri endişe ile takip eden Amerika bütün ağırlığını Ürdün’ün yanına koydu. Amerika, bir yandan “Ürdün’ün bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü hayati ehemmiyette telakki ettiğini” bildirirken, öte yandan da Akdeniz’deki Amerikan VI. Filosu 25 Nisanda Beyrut açıklarında demir atıyordu. İsrail’e de fırsattan yararlanmaması hususunda uyarıda bulunulmuştu.
  • Irak ve Suudi Arabistan da Ürdün’ün yanında yer aldılar. Hatta Irak hükümeti yayınladığı bir bildiride, Ürdün’de krallık rejiminin yıkılması halinde, Irakın Ürdün’e asker sokacağını açıkladı. Arap dünyasının üç monarşisi sıkı bir dayanışma içine girmiş bulunuyordu. Bu dayanışma Amerika’nın desteği ile birleşince, Kral Hüseyin karışıkları ve ülkesine yönelen tehlikeyi bertaraf etmeye muvaffak oldu ve iç kriz de böylece kapandı. Böylece Ürdün Eisenhower Doktrini2nden yaralanan ilk ülke oldu.

h) İsrail’in Kurulması ( 1948)

  • XIX. yüzyılda iyice ortaya çıkan Yahudi Devleti’nin kurulmasıyla ilgili fikirler Yahudi asıllı Macar gazeteci Teodor Herzl tarafından kurulan Dünya Siyonist Örgütü’yle iyice güçlenmişti. Bu örgüt 29 Ağustos 1897’de İsviçre’de Basel’de ilk toplantısını düzenlemiş ve bu kongrede Yahudilerin Filistin’de bir “yurt” edinmesi kararı alınmıştı. Filistin, Osmanlı Devleti toprakarı içerisinde yer almaktaydı. Bu nedenle Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Theodor Herzi, Yahudilerin Filistin’e Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödemeyi önermiş ancak istediği sonucu alamamıştı.

SULTAN ABDÜLHAMİD’DEN HERZL’E TARİHİ CEVAP

“Ona söyleyin (Herzl’e) bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmışlar ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Yahudiler milyarlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”

  • İsrail Devleti’nin kurulmasında Balfour Deklarasyonu oldukça önemli bir paya sahiptir. Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek,

Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir.

Dışişleri Bakanlığı,

“Yahudi Siyonist beklentilerle uyum gösteren aşağıdaki bildirinin majestelerinin hükûmeti (İngiliz hükûmeti)) tarafından bakanlar kuruluna sunulduğunu ve kabul edildiğini bildirmekten zevk duyarım. Majestelerinin hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulmasının lehindedir ve bu amaca ulaşılması için gerekenleri elinden geldiğince yapacaktır. Filistin’de bulunan Yahudi olmayan toplumların medeni ve dinî haklarına yönelik hiçbir tarafgirlik ve herhangi bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve siyasi konuma halel getirilmesine meydan verilmeyeceğinin bilinmesi gerekir.”

  • İngiltere, Filistin’deki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında, Filistin’e yapılacak Yahudi göçlerini çok sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Yahudiler Filistin’e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri Haga