KARGO BEDAVA
4.8 (214 yorum)
99,00 TL KDV Dahil

1. SSCB’nin Dağılması (1991)

1991 yılı dünya tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Avrupa ve Asya’nın siyasi hari­tası değişmiştir. 1917’de temelleri atılan ve 1922’de kurulan Sovyetler Birliği’nin dağılması ve yerini Bağım­sız Devletler Topluluğu (BDT)’na bırakması dönemin en önemli olaylarındandır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Avrasya’nın merkezinde jeopolitik bir boşluk yarattı. Yakınçağ’ın bu güçlü devletinin içine düştüğü durum Batı Avrupa ve Uzak Asya uçları arasında kalan bölgede yeni sıkıntıları ve be­lirsizlikleri de beraberinde getirdi. Bölgenin yakın geleceği tıpkı yakın geçmişi gibi tartışma konularına sahne oldu. Doğu Bloku’nda meydana gelen bu boşluk, Batı Avrupa ülkeleri üzerindeki tehdidi kaldırırken, uzun dö­nemde ciddi politik gelişmelerin olabileceğinin de bir işaretiydi.

Stalin’den Gorbaçov a

Stalin 5 Mart 1953’te ölünce yerine, Kruşçev geçti. Kruşçev döneminde Doğu – Batı ilişkileri çok sert ve tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. 1958’de baş­layan Mao-Kruşçev mücadelesi, Kruşçev’in bir darbeyle iktidardan düşü­rülmesi ile sonuçlandı. Yerine 18 yıl iktidarda kalacak olan Brejnev geçti. Brejnev döneminin en önemli olayı ise, 1 Ağustos 1975’te 35 ülkenin im­zaladığı Helsinki Nihai Senedi veya diğer adıyla Helsinki Deklarasyonu oldu.

Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Siyasal Sistemin Yenilenmesi)

Sosyalist Blok’un temellerini sarsan Helsinki Nihai Senedi; Mart 1985’te iktidara gelen Gorbaçov’un or­taya attığı Glasnost (Açıklık) ve Perestroyka (Siyasi sistemin, devlet örgütünün ve hükümet organlarının yeni­den yapılanması) fikir ve uygulamaları ile bütünleşince dağılma kaçınılmaz oldu. Çünkü Doğu-Batı ilişkilerine bir yumuşama ve yakınlık getirilmek istenen Helsinki Nihai Senedi’nin yürürlüğe girmesi, Doğu Avrupa’daki tüm Sovyet uydusu ülkelerinde aydınları ve milliyetçileri harekete geçirdi. İnsan hakları ve hürriyet hareketleri şeklinde başlayan gelişmeler zamanla Moskova’nın hegemonyasına karşı bağımsızlık mücadelesine dönüştü. Ancak, bunlar patlama şeklinde değil, yavaş yavaş gelişti.

Kısacası, Gorbaçov iktidara geldiğinde Sovyet komünizminin yapısını değiştirmeye karar vermişti. Bu değişme veya yeniden yapılanma iki kol­dan olacaktı.

  • Bunlardan birincisi, siyasal iktidarın veya devlet yapısının değiştirilmesiydi. Hedef, komünist iktidarın tepki çeken baskıcılığını demok­ratik bazı uygulamalarla halk egemenliğine yaklaştırmaktı.
  • İkinci hedef ise; ekonomik yapıda köklü değişikliklerin gerçekleştiril­mesiydi. Bu amaçla Sovyet Sistemi’ni güçlendirmeyi düşünen Gor­baçov, ABD ile rekabet düzeyine ulaşacağını umuyordu. Bu iki ana hedefin yanında silahsızlanma gayretlerini de göz ardı etmedi. Bir bakıma Sovyetler Birliği’ni kurtarmak için her yolu denedi. Ancak, tüm çabalarına rağmen başlamış olan çöküşü engelleyemedi.

Dağılma Süreci

Gorbaçov iktidarının dördüncü yılı bittiğinde, Sovyetler Birliği’nin siyasal yapısında çözülmeler başlamıştı. Bu çözülmeler, 1991 yılı sonunda dağılmaya dönüştü. “Glasnost” ve “Perestroyka” ilkelerinin 1987 yılından itibaren uygulanmaya konulmasından hemen sonra Baltık Devletleri başta olmak üzere bağımsızlık ilanları başladı.

Baltık ülkeleri 23 Ağustos 1939’da Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan tarafsızlık ve sal­dırmazlık antlaşması ile Sovyet Rusya’ya terk edilmişti. Bu ülkelerden Litvanya 11 Mart 1990’da; Letonya4 Mayıs 1990’da; Estonya da 8 Mayıs 1990’da bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ancak, bağımsızlık ilanları Sovyet­lerin dağılmasını istemeyen Gorbaçov başta olmak üzere Rus yöneticileri tarafından tepki ile karşılandı. Mü­cadele 21 Ağustos 1991 ‘de Gorbaçov’u devirmek için girişilen darbe gününe kadar devam etti. Bu ülkeler aynı gün bir kere daha bağımsızlık ilanında bulundular.

Bu arada 23 Ağustos 1990’da da Ermenistan, Sovyetler Birliği içinde kalmakla birlikte, bağımsızlığını ilan etti. Gorbaçov, ülkede gerginliğin giderek artması üzerine 16 Mart 1991’de bir halk oylaması yaptırdı. Oyla­mada halkın, “eşit egemenlik ilkesi içerisinde bir federasyon” isteyip istemediği soruldu. Üç Baltık ülkesi ile Gürcistan, Ermenistan ve Moldova’nın boykot ettiği halk oylamasına katılan diğer 8 ülkeden evet oyu çıktı. 11 Haziran 1991 ‘de, Rusya Federasyonu Cumhuriyeti, Rusya Anayasası’nın Birlik Anayasası’ndan üstün ol­duğu iddiası ile egemenliğini ilan etti. Boris Yeltsin Rusya Federasyonu Başkanı seçildi.

Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığını Kazanma Süreçleri

Radikal komünistler 16 Ağustos 1991’de Gorbaçov’a karşı bir hükümet darbesi yaptılar. Gorbaçov, Kırım’da otur­mak zorunda bırakıldı. Ancak Yeltsin karşı bir hareketle Gorbaçov’un Moskova’ya gelmesini ve görevine devam etmesini sağladı. 19 Ağustos 1991’de Kremlin Sarayı’na 1917’den önceki Rus bayrağı çe­kildi. Gorbaçov gelişmeler üzerine Komünist Parti Genel Sekreterliği’ni bıraktı ve 24 Ağustos 1991’den itibaren sadece Devlet Başkanlığı görevini üstlendi.

Gelişmeleri yeni bağımsızlık ilanları takip etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasın­dan en büyük gelişme Ukrayna’nın bir halk oylaması ile 24 Ağustos 1991 ‘de bağımsızlığını açıklaması oldu. 25 Ağustos 1991 ‘de de Beyaz Rusya’nın bağımsızlık ilanı birliğin tamamen dağılmasına neden oldu. 29 Ağus­tos 1991’de, Sovyet Komünist Partisi Yüksek Sovyet kararı ile resmen kaldırıldı. Bu karardan sonra Türk Cumhuriyetleri’nden Azerbaycan 18 Ekim 1991’de; Özbekistan ve Kırgızistan 31 Ağustos 1991’de; Türkme­nistan 27 Ekim 1991 ‘de; Kazakistan 16 Aralık 1991 ‘de bağımsızlıkla ilgili halk oylamaları yaptılar ve oylama sonunda ülkelerin büyük çoğunluğu bağımsızlıklarını istediler.

2. Bağımsız Devletler Topluluğu’nun Kurulması (1991)

Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Sov­yetler Birliği’nin dağılmasının ardından, Rus­ya’nın eski etki alanını yeniden kazanma amacının ağırlıklı olarak hissedildiği, 12 dev­letten oluşan birliktir.

Topluluk, 21 Aralık 1991 tarihinde (Alma-Ata Zirvesi) kurulmuştur. Katılımcı ülke sayısı 11 olan Topluluğa Baltık Devletleri ve Türkmenistan (25 Ağustos 2005’ten beri tam üye değil) hariç, tüm eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri üye bulunmaktadır. Üye ül­keler sırasıyla; Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Rusya Fede­rasyonu ve Ukrayna‘dır. 2008 Güney Osetya Savaşı ile başlayan ve Rusya’yla aralarında çıkan savaş sonrası Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan çıkmaya karar verdiklerini açıkladı. 15 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan Meclisi, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’ndan ayrılma kararını onayladı.

BDT pazarı yaklaşık 240 milyonluk nüfusu ile dünyanın en büyük pazarları arasında yer almaktadır.

BDT İçerisindeki bazı önemli oluşumlar şunlardır:

Ortak Ekonomik Alan Antlaşması (OEA)

Beyaz Rusya, Kazakistan, Rusya ve Ukrayna arasında Ortak Ekonomik Alan Kurulmasına Dair Antlaşma, anılan ülkelerin devlet başkanları tarafından 19 Eylül 2003 tarihinde Ukrayna’nın Yalta şehrinde imzalanmıştı. Söz konusu antlaşma üye ülkeler arasında serbest ticaret bölgeleri kurulmasını, mal ve hizmet ticaretinde sınırlamaların kaldırılarak, ortak gümrük ve ticaret politikaları uygulanmasını hedeflemektedir.

Avrasya Ekonomik Topluluğu (AET)

Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan arasında gümrük birliğinin sağlanmasını takiben ortak ekonomik alanın kurulması hedef alınmıştır.

Topluluğu kuruluş antlaşması 10 Ekim 2000 tarihinde imzalanmış, Mayıs 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mayıs 2002 tarihinde Moldova ve Ukrayna, Nisan 2003’te ise Ermenistan AET’ye gözlemci olarak katılmışlardır. Entegrasyon Komitesi Rusya’nın başkenti Moskova’da ve Kazakistan’ın Almata şehrinde faaliyet göstermektedir. Mayıs 2002 tarihinde AET Devletlerarası Konseyi tarafından alınan karar gereğince (DTÖ’ye üye olan Kırgızistan hariç olmak üzere) Topluluk üyeleri devlet başkanları seviyesinde Dünya Ticaret Örgütü’ne katılım konularını koordine etmektedirler. AET’nin faaliyetlerinin iyileştirmesi ile ilgili güncel konuları ele alan 27 Nisan 2003 tarihli AET Duşanbe Zirvesi’nde onaylanan Avrasya Ekonomik Topluluğun 2003 – 2006 yılları için öncelikli geliştirme programı uyarınca enerji, ulaştırma, tarım gibi reel sektör işbirliğinin hızlandırılmasını hedef alınan konular arasında bulunmaktadır.

BDT’nin Organları

  • Devlet Başkanları Konseyi
  • Parlamentolar arası Asamble
  • Dışişleri Bakanları Konseyi
  • Ekonomik Konsey
  • İcra Komitesi
  • Savunma Bakanları Konseyi
  • Sınır Muhafız Komutanları Konseyi
  • Antiterör Merkezi
  • Devletlerarası Banka

3.TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığının) Kuruluşu ve Amaçları

Bakanlar Kurulu kararıyla Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir teşkilat olarak kurulan TİKA, 28 Mayıs 1999 tari­hinde Başbakanlığa bağlanmıştır.

Amacı: Başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolun­daki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle; ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel, eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığı ile geliştirmek amacıyla kurulmuştur.

4668 sayılı yasa TİKA’ya, ilgili ülke ve topluluklar;

  • Kalkınma ihtiyaç ve hedeflerini, ülkemizin önceliklerini göz önüne alarak, yapılabilecek işbirliği ve yar­dım konularını belirlemek,
  • Gerekli program ve projeleri hazırlamak, özel kuruluşlara hazırlatmak,
  • Bağımsız devlet yapılarını güçlendirmek,
  • Pazar ekonomisine geçiş çabalarını desteklemek, görev ve sorumluluklarını vermiştir.

TİKA bu amaçla;

  • Bütün sektörlerde kurumsal yapıların oluşturulması,
  • Tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi,
  • Alt yapıların iyileştirilmesi,
  • Sosyal kalkınma ve yaşam standartlarının iyileştirilmesi,
  • Meslek edindirme ve istihdam sağlanması,
  • Ortak tarih ve kültür varlıklarının korunması,
  • Türkçenin kullanımının yaygınlaştırılması,
  • Kültürel ilişkilerin geliştirilmesi,
  • Enformasyon, tanıtım ve yayın faaliyetleri ile bilgilenmenin sağlanması, projelerini yürütmektedir.

TİKA’nın görevleri şunlardır:

  • Gelişme yolundaki ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim işbirliğini, bu ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunacak projelerle geliştirmek
  • Gelişme yolundaki ülkelerin kalkınma hedefleri ve ihtiyaçlarını da göz önüne alarak, ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim işbirliği ve yardım konularını belirlemek ve bu amaçla gerekli proje ve programları hazırlamak veya özel kuruluşlara hazırlatmak
  • Eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği programlarının, yurtdışında, Türk Kültür Merkezleri aracılığıyla yürütülmesi için gerekli düzenlemeleri yapmak
  • Ana hizmet ve görevleriyle ilgili konularda diğer kamu kurum ve kuruluşları ile gerekli işbirliği ve koor­dinasyonu sağlamak

Görev Alanı

TİKA, Avrupa, Asya ve Afrika olmak üzere, 3 kıta ve 37 ülkede görev yapan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek “Teknik Yardım Kuruluşu” dur.

TİKA’nın görev alanı, gerek coğrafi, gerekse sosyolojik zemin açısından, birbirine kıyasla büyük farklılık­lar göstermektedir.

B.DOĞU AVRUPA

1.AET’den Avrupa Birliği’ne (1993)

Avrupa Birliği ya da kısaca AB, yirmi yedi üye ül­keden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kı­tasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir. 1993 yılında, Maastricht Antlaşması olarak da bilinen Avrupa Birliği Antlaşması’nın imza­lanması sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Toplu-luğu’na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle kurulmuştur. Avrupa Birliği, yaklaşık 500 milyonluk nüfusa sahiptir.

Avrupa Birliği, tüm üye ülkeleri bağlayan stan­dart yasalar aracılığıyla, insan, eşya, hizmet ve ser­maye dolaşımı özgürlüklerini kapsayan bir tek pazar geliştirmiştir. Birlik içinde tarım, balıkçılık ve bölgesel kalkınma politikalarından oluşan ortak bir ticaret po­litikası izlenir. Birliğe üye ülkelerin on beşi, avro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başla­mıştır. Avrupa Birliği, üye ülkelerini Dünya Ticaret Örgütü’nde, G8 zirvelerinde ve Birleşmiş Milletlerde temsil ederek dış politikalarında da rol oynamakta­dır. Birliğin yirmi yedi üyesinden yirmi biri NATO’nun da üyesidir.

Avrupa Birliği, devletlerarası ve çok uluslu bir oluşumdur. Avrupa Birliği yirmi yedi bağımsız devletten olu­şur. Bunlar üye devletler olarak bilinen Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Belçika, Bulgaristan, Çek Cum­huriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Kıbrıs, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanis­tan’dır.

Birliğe katılmayı bekleyen üç aday ülke vardır bunlar: Hırvatistan, Makedonya Cumhuriyeti ve Türkiye’dir. Batı Balkan ülkeleri Arnavutluk, Bosna – Hersek, Karadağ ve Sırbistan olası resmî adaylar olarak tanımlan­mıştır.

AB’nin Genişlemesi (Maastricht ve Kopenhag Kriterleri) Maastricht Antlaşması

Maastricht Antlaşması, 7 Şubat 1992 de imzalanan ve AET’nin AB olması yolundaki son adım olan eko­nomik ve parasal birliği de gerçekleştirme yoluna girdiği antlaşmadır.

Antlaşmanın imzalanması 10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht’te düzenlenen Zirve’de Topluluk, daha önce toplanmış olan Hükümetler arası iki konferans çerçevesinde varılan sonuçları temel alarak yeni bir Avrupa Toplulukları Antlaşması yapılmasına karar vermiştir. 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve Kasım 1993’te yü­rürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile Avrupa Topluluğu, adını almıştır. AB’ni kuran Maastricht Antlaşması’yla Avrupa Topluluklarına yeni boyutlar kazandırılmış ve AB’nin “üç temel direği” oluşturularak, yeni bir hukuksal yapı düzenlenmiştir.

Kopenhag Kriterleri

22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nin genişleme­sinin Merkezi Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bu­lunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir. Bu kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk alanları olarak üçe ayrılmıştır.

AB’ye girmeye aday ülkeler;

  • İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,
  • Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
  • İnsan haklarına saygı,
  • Azınlıkların korunması

gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokra­tik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin her­hangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tüm maddeleri ile kabul edilmiş olması, Av­rupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir.

Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) (1997)

25 Mart 1957’de, Roma’da imzalanan antlaşmalar ile kurulmuştur. EURATOM’un amacı, atom enerjisinin barışçı amaçlarla kullanımını geliştirmektir. EURATOM’un temel hedefi, nükleer endüstrinin süratle kurulması ve gelişmesi için gerekli şartların gerçekleştirilmesi yolu ile üye ülkelerin hayat seviyelerinin yükseltilmesi ve diğer ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi olarak özetlenmektedir.

AVRUPA KONSEYİ (1949)

Avrupa Konseyi’nin Kuruluşu ve Üyeleri

Avrupa Konseyi’nin oluşturulması fikri, İkinci Dünya Savaşı’ndan maddi ve manevi büyük kayıplarla çıkan Avrupa’da bir daha aynı trajedilerin yaşanmamasını sağlamak amacıyla ortaya atılmıştır. Avrupa’da gerginli­ğin ve çatışmanın yerini güven ve işbirliğinin alması hedeflenmiştir.

5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç Avrupa Konseyi’ni kuran antlaşmayı imza­lamışlardır. Kuruluşunu izleyen yıl Türkiye ve Yunanistan Avrupa Konseyi’ne kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır.

Sonraki yıllarda bugünkü 46 üyeli şeklini almıştır. Avrupa Konseyi Parlamenterleri Meclisi’nde (AKPM’de) şu anda 315 asil, 315 yedek üye vardır. Ülkelere düşen üye sayısı ülkelerin nüfusu ile orantılı olarak belirlenmektedir.

Kanada, İsrail ve Meksika gözlemci statüsüne sahiptir­ler.

Avrupa Konseyi’nin statüsü gereği, hukukun üstünlüğü, temel insan hakları ve özgürlüklerine saygı ilke­lerine bağlı tüm Avrupa ülkeleri Avrupa Konseyi’ne üye olabilirler.

Kuruluşunu izleyen 15- 20 yıllık dönem zarfında, bünyesinde çeşitli alanlarda teknik işbirliği gerçekleştiri­len ve aynı zamanda siyasi istişare olanağı da sağlayan Avrupa Konseyi’nin önemi gittikçe artmıştır. Ancak 70’li yıllardan itibaren Konsey Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) güçlü rekabetiyle karşılaşmıştır.

AET, sahip olduğu geniş ekonomik imkânların da etkisiyle, Avrupa ülkeleri için öncelikli hedef haline gel­miştir. Bunun paralelinde siyasi ağırlığı da artmıştır. 70’li yıllardan 90’lı yıllara kadar Avrupa Konseyi AET’nin gölgesinde kalmıştır. Bu süre boyunca siyasi ağırlığını iyice kaybetmiş ve teknik çalışmalarla yetinmiştir.

Amaçları

  • İnsanları hakları, çoğulcu demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini korumak ve güçlendirmek
  • Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, uyuşturucu madde ve çevre sorunlarına çözüm aramak
  • Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak
  • Üye ülkelerin vatandaşlarının daha iyi yaşam koşullarına kavuşmalarını sağlamak

Ülkemizin de Taraf Bulunduğu Avrupa Konseyi Sözleşmeleri Çerçevesindeki Mekanizmalar

a.Avrupa insan Hakları Sözleşmesi (AİHS) (1950)

AİHS, Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanmış ve 4 Kasım 1950 tarihinde aralarında Türkiye’nin de bu­lunduğu 15 ülke tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, temel insan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını sağlamak amacıyla oluşturulmuştur.

Sözleşmenin Güvence Altına Aldığı Hak ve Özgürlükler

  • Yaşama hakkı, 2. Madde
  • Özgürlük ve kişi güvenliği hakkı, 5. madde
  • Adil şekilde yargılanma hakkı, 6. madde
  • Özel yaşantıya, aile yaşantısına, konut ve haberleşme özgürlüklerine saygı gösterilmesi hakkı 8. madde
  • Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü ve buna dahil olarak sendika kurma ve bunlara üye olma özgürlüğü, 11. madde
  • Evlenme ve aile kurma hakkı, 12. madde

Sözleşmenin Getirdiği Yasaklar

  • İşkence yapmak, insanlık dışı muamele veya ceza uygulamak, 3. madde
  • Kölelik ve zorla çalıştırma, 4. madde
  • Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden yararlananlar arasında ayırım yapma, 14. madde

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan başvurularda, Komisyon, müracaatı şekil ve süre bakımından ön incelemeye tabi tutmakta, bu incelemenin sonucunda başvurunun kabul edilebilirliği konusunda karar ver­mektedir.

Komisyonun bir başvuruyu kabul edilebilir bulmasının başlıca koşulları, iç hukuk yollarının tüketilmiş ol­ması ve ülkenin yargı organlarınca verilmiş kararın üzerinden 6 ay geçmemiş olmasıdır. Komisyon, söz ko­nusu kararı vermeden önce, -istisnai durumlar hariç- taraflardan ilk görüşlerini sunmalarını da talep etmektedir.

Başvurunun kabul edilebilir bulunması halinde dosyanın esas açısından incelenmesine geçilmektedir. Bu in­celeme sırasında gerekli görülürse tanık dinleme duruşması düzenlemekte ve esasa ilişkin inceleme sonu­cunda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edilip edilmediği hususunda rapor yayınlanmaktadır. Dostane çözüm yöntemi de bir başvuru dosyasının kapatılmasında kullanılabilmektedir. Başvurunun bu yolla sonuçlanması, ilgili devletin ihlalin kabul etmesi anlamına gelmemektedir.

Ülkemiz 1987 yılında Komisyon’a bireysel başvuru hakkını, 1990 yılında da zorunlu yargı yetkisini tanı mıştır.

Sözleşme çerçevesindeki denetim mekanizması, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve bunun bir üst org olan Avrupa İnsan Hakları Divanı tarafından yürütülmüştür. 1 Kasım 1998 tarihinden itibaren bu iki organ y rine tek bir Mahkeme kurulmuştur (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi).

b.İşkence ve İnsanlık Dışı veya Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi

26 Haziran 1987 tarihinde kabul edilerek 1 Şubat 1988 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni esas almıştır. AİHS’nin 3. maddesinde yer alan “Hiç kimse işkence veya in sanlık dışı veya küçültücü ceza ve muameleye tabi tutulamaz” hükmüne dayanmaktadır. Ülkemiz, İşkenceni Önlenmesi Sözleşmesi’ne 1988 yılında taraf olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi de taraf olduğumuz diğer Avrupa Konseyi Sözleşmeleri gibi ülkemiz açısından bağlayıcı niteliktedir.

Sözleşmenin 1. maddesi çerçevesinde, Görevi sözleşme’nin uygulanmasını Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (AİÖK) denetlemektedir.

AİÖK, taraf ülkelerde özgürlüğünden alıkonulmuş kişilerin konulduğu tüm bölgeleri ziyaret etmeye yetkilidir. Bu ziyaretler planlanmış dönemsel ziyaretler olabileceği gibi, ilgili ülkeye son anda haber verilmek sür­üyle gerçekleştirilen ziyaretler de olabilmektedir.

AİÖK yargı organı değildir. Görevi işkencenin ve kötü muamelenin önlenmesine yönelik olarak tespitler yapmaktır. AİÖK, yaptığı ziyaretler sonrasında gözlemlerini, eleştirilerini ve tavsiyelerini ilgili ülkeye bir raporl iletir. Sözleşme gereği Komite’nin yürüttüğü bu süreç gizlidir. Yine sözleşmeye göre taraf ülkenin Komite il işbirliği yapmaması veya Komite’nin iyileştirme tavsiyelerini uygulamayı reddetmesi halinde, o ülke hakkında Komitenin üyelerinin üçte ikisinin oylarıyla bir kamu açıklaması yapması müeyyidesi mevcuttur.

Batı Avrupa Birliği (BAB) (1948)

Batı Avrupa Birliği (BAB) 1948’de Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur. Bir savunma sistemi olarak düşü­nülmüştür. Ancak 1949 yılında NATO’nun kurulmasıyla daha örgütlenemeden önemini yitirmiş, ancak buna rağmen lağvedilmemiştir. Almanya ve İtalya 1954 yılında BAB’a katıldı. Londra’da kurulan sekretaryası, BAB’ın 1980’li yıllarda Alman- Fransız işbirliği çerçevesinde yeniden canlandırılmasına karar verilinceye kadar Batı’dan komünist ülkelere yapılan satışlarını denetleyen bir kuruluş olarak kalmıştır.

1991’de Maastricht’te kabul edilen bir kararla BAB’ın Topluluklara bağlı bir Avrupa Savunması sistemi olarak yeniden yapılandırılması kararlaştırılmış ve sekretaryası Brüksel’e alınmıştır. BAB esas itibariyle NATO sınırlarının dışında, insani yardım ve kurtarma, barışı koruma ve kriz bunalımlarını (gerektiğinde kuvvet de kul­lanarak) çözme ile görevlidir. BAB üyelerinin hem AB hem de NATO üyesi olma zorunluluğu vardır.

İki kuruluş arasında varılan bir antlaşmaya BAB gerektiğinde NATO’nun askeri olanaklarını kullanabile­cektir. BAB’ın asıl üyeleri İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve Yunanistan’dır. İzlanda, Norveç ve Türkiye ortak üyelerdir. Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İrlanda ve İsveç gözlemci statüsündedir. Avrupa Birliği Antlaşması, BAB’ı Avrupa Birliği’nin gelişmesinin ayrılmaz par­çası düzeyine yükseltmiştir. Bu çerçevede savunma alanına giren karar ve girişimlerin hazırlanması ve yürür­lüğe konulması BAB’ın görevidir.

AB VE TÜRKİYE – AB İLİŞKİLERİ

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya dengeleri değişmişti. 1990’lı yıllara kadar Sovyetler Birliği’yle be­raber dünya siyasetinde söz sahibi olmuş ABD; SSCB’nin de dağılmasıyla tek güç olarak bu dönemi günü­müze kadar devam ettirmiştir.

19 Eylül 1946 Zürih’te Winston Churchill ‘Avrupa Birleşik Devletlerinin’ kurulmasını ve bir ‘Avrupa Konseyi’ oluşturulmasını istedi. 1948 yılında Lahey’de Avrupa yanlısı çeşitli örgütler ‘Avrupa için Kongre’ düzenleye­rek Avrupa Birliği’nin kurulmasını talep ettiler. 5 Mayıs 1949 yılında Avrupa Konseyi’nin statüsü imzalanarak kabul edildi.

Bugün Avrupa Birliği diye bilinen oluşumun temelleri 1951’de Paris’te Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin (AKÇT) ve 1957’de Roma’da Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun (AET) kurulmasıyla atılmıştır. Benelüx’ü oluştu­ran üç ülke (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ile Fransa, Almanya ve İtalya tarafından imzalanmıştır. AET antlaşmasının 2. maddesinde topluluğun amacı:

Üye ülkeler arasında topluluk yoluyla ekonomik faaliyetlerin uyumlu bir biçimde geliştirilmesi, sürekli ve dengeli bir genişleme, istikrar arttırma, yaşam standartlarının hızla yükselmesi ve daha yakın ilişkilerin des­teklenmesi olarak açıklanmıştır.

31 Temmuz 1959’da Türkiye AET’ye ortaklık için resmen başvurdu. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri süre­cinde, genel olarak iddia edilenin aksine 1959 yılında Ankara AET’ye ilk defa başvuru yaptığı zaman hem yaptığı başvurunun anlamının farkındaydı hem de Avrupa’da bütünleşme hareketlerinden haberdardı.

1961 yılında AET’ye olan ilgi arttı. Yunanistan ortaklık antlaşması imzaladı. Sırasıyla İrlanda, İngiltere, Da­nimarka, Norveç üyelik başvurusunda bulundu. Türkiye’nin müzakereleri Yunanistan ile paralel götürme is­teğinin aksine Türkiye ile bu süreç 4 yılı bulacak ve ancak 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanacaktı. Bu gecikmenin çeşitli sebepleri vardı. Bunlar;

  • Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en kötü ekonomik ve siyasi krizleri yaşaması,
  • İç politikadaki düşmanlığın had safhaya ulaşması,
  • 27 Mayıs 1960 askeri darbesi

Özellikle 1970’li yılların ikinci yarısında ortaya çıkan hem içsel, hem de dışsal faktörler nedeniyle Türkiye-AT ilişkileri, bugün bile olumsuz etkileri hissedilecek ölçüde, ciddi bir erozyona uğramıştır. İlişkileri olumsuz yönde etkileyen faktörler sadece konunun Türkiye tarafı değildir. Topluluğun değişken yapısı ve uluslararası sisteminden kaynaklanan birtakım sorunlarda bu ilişkileri, ister istemez olumsuz yönde etkilemiştir. Hem ulu­sal, hem de bölgesel ve uluslararası sistem kaynaklı sorunlar Türk dış politikasında 12 Eylül 1980 Askeri Dar­besine kadar süren bir dönem içerisinde dalgalanmalara sebep olmuştur. Askeri müdahale sistemi değiştirmek şöyle dursun sorunları derinleştirmiştir. 1970 – 80 yılları arasında kurulan 14 farklı hükümeti de­ğişik görüşleri benimsemelerin ilişkileri daha da çıkmaza sokmuştur.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı AT’nin ilişkileri dondurmasına sebep olmuştur. Fakat amacın işgal olmadığı anlaşılınca görüşmeler tekrar başlamıştır. 1977’de Türkiye AB’ye davet edilmiştir.

12 Eylül 1980 askeri darbesi üzerine Avrupa Birliği Türkiye’yle olan ilişkilerini dondurmuş ve darbenin sona ereceği güne kadar görüşmelerin başlamayacağını açıklamıştı. En kısa zamanda seçim yapılmasını ve demokrasiye geri dönülmesi gerektiğini vurguluyordu, tam olarak Avrupa’nın istediği zaman ve şartlarda olmasa da Generaller bu sese kulak verip 1983 Kasımda yapıla­cak bir seçimi kabul ettiler. Partilerin kurulmasına da 12 Eylül’ü eleştirmemek ve Kemalist ilkeler dışına çıkmamak şartıyla izin verdiler. Seçimi sürpriz bir şekilde ve açık farkla Turgut Özal’ın partisi Anavatan Partisi kazanmıştı. Turgut Özal iktidara geldiği zaman Avrupa Birliği’yle ilişkiler hemen hemen donmuş durum­daydı, 14 Nisan 1987 yılında Türkiye AT’ye tam üyelik için baş­vurdu.

1991 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Amerika Başkası George W. Bush Türkiye’nin üyeliğini destekleye­ceklerini açıkladı. 1991 yılının Mart ayında genel konuşmalardan bir sonuç çıkmayacağı anlaşılınca, Özal bir başka adım atarak AT ülkeleri Başbakanlarına tek tek birer mektup göndermiştir. İlişkilerin durumu ve gele­ceği hakkında Batılı ülkeleri uyaran Özal bazı hususlarında altını çizme gereğini hissetmiştir.

1 Ocak 1996’da AB ile Türkiye arasında Gümrük Birliği yürürlüğe girdi. Gümrük Birliği’ne girmemiz kimi çevrelerce ise tam üyeliğe uzanan yolda önemli bir adım kimi çevrelerce ise Türk ekonomisine vurulmuş bir darbe olarak adlandırıldı. Avrupa aslında Türkiye’yi Gümrük Birliği’yle kendine bağlayıp kendi nüfuz alanının içinde tutmak istemektedir. Yanı başında büyüyen 70 milyonluk bir pazarı elinde tutmak ve onun ucuz iş gü­cünden yararlanmak hem de bu pazara mal satmak istemektedir.

12-13 Aralık1997 tarihinde Lüksemburg’ta Avrupa Birliği Zirvesi’nde genişleme süreci ile ekonomik ve parasal birlik konuları incelenmiş, Türkiye ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz Avrupa’nın bu yaklaşımı değişmedikçe ilişkilerde bir ilerleme beklenemeyeceğini söylemiştir.

17 Ağustos depremi AB’ye ve Yunanistan’a Türkiye’yi hatırlattı ve depremden sonra ılımlı bir süreç baş­ladı. Maddi, insani yardımlar ve AB’nin kredileri Türkiye’ye felakette büyük yardımı oldu. Dönemin Dışişleri İs­mail Cem bu ortamdan oluşan ılımlı havayı iyi değerlendirmiştir. 18-19 Kasım’da İstanbul’da yapılan AGİT Zirvesi Türkiye’nin kendini anlatması için çok iyi bir fırsat olmuştur.

Birliğin 10-11 Aralık 1999 tarihleri arasında yaptığı Helsinki Zirvesi’nde de Türkiye’nin ‘aday ülke’ olduğu resmen ilan edildi. Dönemin Başbakanı Ecevit’e göre ‘Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nde tam üyelik kapısı ön ko­şulsuz olarak açılmış olmaktaydı. Oysaki büyük pazarlıklar sonucu ortaya çıkan belgeye bir bütün olarak ba­kıldığı zaman ise Helsinki’de söylenenlerle Lüksemburg’ta söyleneler arasında, Helsinki’de ifade edilen ‘Türkiye diğer aday ülkelere uygulanan aynı kriterler temelinde Birliğe katılmaya aday bir ülkedir’ cümlesi dı­şında aslında fazlaca bir fark yoktu. Helsinki’de Türkiye aday ülke olarak tanımlandıktan sonra Türkiye’nin de­mokratikleşme süreci hızlanmış, hükümetler programlarında AB Uyum Yasaları’nın çıkartılmasına daha geniş yer ayırmışlardır.

Avrupa Birliği 2002 Aralık’ındaki Kopenhag Zirvesi’nde Türkiye’nin henüz bazı kriterleri karşılayamadığı için tam üyelik müzakerelerinin başlayamayacağını belirtmiş, ancak kararını 2004 sonunda vereceğini açıklamış­tır. Avrupa Birliği şu nedenlerden dolayı 2004’ten önce Türkiye hakkında karar vermek istememiştir; Avrupa Birliği, yeni gelen on tane üyeyi aldıktan sonra kendi durumunu bir gözden geçirmek ve buna göre karar ver­mek isteyecektir, Avrupa Birliği, kendi geleceğini tartışmaktadır, bütün üye ülke meclislerinden görüş alın­makta ve Birliğin gelecekte nasıl bir yapıya kavuşturulacağı tartışılmaktadır ve burada Türkiye’nin yerinin olup olmadığına karar verilecektir. 2003 yılında genel olarak AB siyasi kriterlerini karşılama amacına yönelik ola­rak uyum paketleri hayata geçirilmiştir.

Avrupa Parlamentosu da 15 Aralık 2004 tarihinde kabul ettiği raporla Türkiye ile katılım müzakerelerinin başlatılmasına dair onayını, 262 ret oyuna karşılık 407 kabul oyu ile yani ezici bir çoğunluk ile vermiştir. AB konseyi ise 17 Aralık 2004 tarihinde verdiği karar ile Türkiye – AB arasında katılım müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Bu olay, ülkemizin adaylığının ilan edildiği 1999 Helsinki Zirvesi’nden sonra Türkiye – AB ilişkilerinde ikinci dönüm noktasıdır. Artık müzakereler başlamış hedef en kısa zamanda tam üyeliktir.

DOĞU BLOĞU’NUN DAĞILMASI VE BALKANLAR

BALKANLAR

1990’lı yılların başlarına kadar altı ülkeyi (Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Romanya ve Yu­goslavya) kapsayan, güney ucu Yunanistan’ı içine alacak şekilde Adriyatik Denizi, Ege Denizi ve Trakya’yı içine alarak Karadeniz ile sınırlı bölge olan ve üç tarafı denizle çevrili olan Balkan Yarımadası, Avrupa’nın kapısı ve önemli bir geçidi olması nedeniyle son derece stratejik bir öneme sahiptir. Bu nedenle bölge, tarihin hemen her döneminde, büyük devletlerin ilgisini çekmiştir.

Beş asırdan fazla bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetinde kalan bölge, 1789 yılında Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik akımından fazlasıyla etkilenmiş ve XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden bazı Av­rupa devletlerinin de desteğini alan Balkan ulusları, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmışlardır. Bu ulusların Osmanlı Devleti’nden ayrılması, 1829 Edirne Antlaşması’yla Yunanistan’ın bağımsızlığı ile başlamış ve 1913 yılında Arnavutluk’un bağımsız olmasıyla sona ermiştir.

YUGOSLAVYA’NIN DAĞILMASI (1991)

Yugoslavya 1941 yılında Almanlar tarafından işgal edildi. Ülke içinde gerilla harpleri baş gösterdi. Rus­ya’dan destek alan Mareşal Tito, 1943 yılında ülkenin kontrolünü eline geçirdi. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanlar, Yugoslavya’dan geri çekildiler. Tito, iç harp esnasında muhalifi olan Mikallaviç’i 1946 yılında idam ettirdi. Bu arada Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet oldu. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline geldi. Tito, hükümet başkanlığına getirildi.

Tito, Stalin’den farklı bir sosyalist siyaset takip etti. 1968 Çekoslovak hareketinde, Rusya’ya muhalefet etti. Batılı ül­kelerle ticari ilişkiler başlattı. 1972 yılında Hırvatistan Cumhuriyeti’nde olaylar çıktıysa da kısa sürede bastırıldı. Tito, 1979 yılında yapılan altı zirve toplantısı neticesinde Castro ile olan mücadelesini kazandı ve Üçüncü Dünya diye bilinen bağlantısızlar teşkilatını Rusya’nın nüfuzundan kurtardı.

Başkan Tito, 1980 yılında ölünce yerine Kolektif Baş­kanlık idaresi geldi. 1984 yılında devlet başkanlığı Veselin Djuranoviç’e verildi. 1989’da görülen ekonomik ve siyasal bunalım, Hırvatistan ve Slovenya cumhuriyetleri arasında ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Aynı yıl doğu bloğunda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya’ya da yansıdı ve 1990’da çok partili düzene geçildi.

1991 ‘de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç savaşın neticesinde aynı senenin sonlarında Slovenya, Hır­vatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Karadağ ve Sırbistan birleşerek Yeni Yu­goslavya Federal Cumhuriyeti’ni kurdular. Ancak bu birliktelik Karadağ’ın bağımsızlık ilanı ile son bulmuştur.

Ülke 6 Sosyalist Cumhuriyet ve 2 Sosyalist Özerk cumhuriyete bölünmüştür. Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti Belgrat’tır.

Ülkeyi oluşturan cumhuriyetler ve başkentleri şunlardır:

  1. Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Saraybosna;
  2. Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Zagreb;
  3. Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Üsküp;
  4. Karadağ Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Titograd (şimdiki Podgorica);
  5. Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Belgrat;
  6. a) Kosova Özerk Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Pristine;

Kosova Özerk Sosyalist Cumhuriyeti, 2008 yılı başlarında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan et­miştir.

  • Voyvodina Özerk Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti Novi Sad;
  • Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti, başkenti

Birinci Körfez Savaşı (1991 -1993)

Savaşın Sebepleri

  • Irak Devlet başkanı Saddam Hüseyin’in, İranla yaptığı savaşın ekonomik kayıplarını telafi etmek iste­mesi
  • Irak’ın Kuveyt topraklarında tarihi hak iddiasında bu­lunması
  • Irak’ın; İran savaşı sırasında Kuveyt’in yaptığı para yardımının silinmesini istemesi

Bu savaşa Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in çı­kardığı Körfez Krizi sebep olmuştur. Kuveyt ile ilgili iddiala­rının Kuveyt tarafından kabul edilmemesi üzerine, Saddam Hüseyin, meseleyi bir oldu-bitti ile çözümlemek istemiş ve 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal ederek Körfez Krizi’nin çıkmasına sebep olmuştur. Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak birliklerinin Kuveyt topraklarından şartsız ve derhal çekilmesini isteyen bir karar almıştır.

ABD öncülüğünde onu destekleyen Müttefik ülkeler, Irak’ın Suudi Arabistan’a veya diğer bir Orta Doğu ülkesine muhtemel taarruzunu önlemek üzere Çöl Kalkanı adı verilen bir harekâtı uygulayarak Basra Körfezi ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgeye deniz, hava ve kara birlikleri göndermeye başlamışlardır. 33 ülke kuvvet göndererek veya yardım yaparak, Irak’a karşı oluşturulan bu koalisyon kuvvetlerine katılmış ve bu kuvvetleri desteklemiştir. Bunlar arasında sekiz Arap ülkesi de vardır.

Arap ülkeleri;

  • Saddam’a karşı olanlar,
  • Saddam’ı destekleyenler ve çekimser kalanlar olmak üzere üç gruba ayrılmışlardır.
  • Ancak Arap Birliği, Irak’ı kınamış ve derhal Kuveyt’ten çekilmesini istemiş ve Irak saldırısına karşı Çok Uluslu Arap Ordusu kurulmasını oy çoğunluğuyla kararlaştırmıştır. Bu sebepten dolayı Mısır ve Suriye, Saddam’a karşı olanların başında gelerek, Suudi Arabistan’a kuvvet göndermişlerdir. Ürdün, Yemen ve FKÖ, Saddam’ı desteklemişlerdir. Bu arada Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, oy çoğunluğuyla Irak’a karşı ekonomik yaptırım ve silah ambargosu kararı almıştır.

Saddam’ın vazgeçilmez tutumu karşısında BM Güven­lik Konseyi, Eylül 1990 ayı içerisinde Irak’a karşı hava am­bargosu uygulama kararı almış ve daha sonra bunu deniz ablukası şeklinde bir kararla genişletmiştir. Ayrıca 29 Kasım 1990 tarihinde almış olduğu bir kararla, Irak’ın 15 Ocak 1991 tarihine kadar Kuveyt’i terk etmemesi halinde güç kullanılmasını kabul etmiştir. Birleşmiş Milletler, ABD ve Müttefik ülkelerin ısrarlarına rağmen, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i terk etmemekte kararlı olduğunun anlaşılması üze­rine 17 Ocak 1991 tarihinde, Irak’a Müttefik Çok Uluslu Hava Güçleri’nin taarruzları ile Körfez Savaşı başlamıştır.

Savaş

Savaşın başlamasıyla Irak ve Kuveyt’te özellikle stratejik hedefler bombalandı. Çöl Fırtınası adı verilen bu harekât, 24 – 28 Şubat 1991 tarihlerinde 100 Saatlik Kara Harekâtı ile Kuveyt’te Irak Kara Kuvvetlerinin büyük bir kısmının imhası ve kalanlarının esir veya Kuveyt’i terk etmeleri ile sonuçlandırıldı.

Körfez Savaşı’na katılan Koalisyon Kuvvetleri ve Irak askeri heyetleri arasında 3 Mart 1991 günü Kuveyt-Suudi sınırının kuzeyindeki Safven kasabası yakınında çölde bir çadır içinde ateşkes görüşmeleri yapıldı. Irak, Kuveyt’i ilhak kararını kaldırmak ve tazminat ödemek başta olmak üzere bütün şartları kabul etmek zorunda kaldı. Bu şekilde Körfez Savaşı fiilen sona ermiş oldu. 1991 yılı Nisan ayının ilk haftasında, Irak’ın BM Güvenlik Konseyi tarafından ortaya konan ateşkes şartlarını kabul ettiğine dair yazılı müracaatı ile de Körfez Savaşı res­men sona erdi.

Körfez Savaşı fiilen sona ermesine rağmen Amerika bazı bahanelerle zaman zaman Irak’ı bombalamaya devam etmiştir. 23 Ocak 1993 gecesi Güney Irak’ı; ABD eski Devlet Başkanı George Bush’a Kuveyt’te bulunduğu sırada suikast planladıkları gerekçesiyle 26 Haziran 1993 gecesi de Bağdat’ı bombalamıştır.

Türkiye, Körfez Savaşı’na fiili olarak katıl­madı. İncirlik Hava Üssü’ndeki Amerikan uçaklarının kullanılmasına izin verdi ve Birleş­miş Milletlerin aldığı bütün kararlara uydu. Ay­rıca, Kerkük – Yumurtalık petrol boru hattını kapattı.

Irak’ın Yenilmesinin Sebepleri

  • Irak, dünyanın beşinci büyük kara ordusuna sahip olmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri ve müttefik ordularının nitelik (eğitim ve donanım) bakımından Irak ordularına kıyasla çok üstün olmasın­dan dolayı ağır bir yenilgi aldı. Müttefik orduları, hızla hareket edebilen ve yüksek teknolojiyi etkin bi­çimde kullanabilen ordulardı. Buna karşılık Irak orduları, 8 yıl süren Irak – İran Savaşı’ndan yorgun çıkmış, savaşma iradesi düşük ve klasik piyade savaşına göre eğitilmiş ordulardı.
  • Irak’ın yenilmesinde pay sahibi olan ikinci önemli etken, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bilinen bir savaş gerçeğiydi. Savaşılan bölgede hava üstünlüğünü sağlamak ve hava ile kara güçleri arasında etkin bir uyum sağlamak; karşı konulmaz bir üstünlük getirir. Müttefikler hava – kara koordinasyonunu başarılı bir biçimde gerçekleştirirken Irak güçleri bu avantajdan yoksundu. Çölde saklanamayan ve havadan korunamayan Irak ordusu, müttefik saldırıları karşısında yok oldular.
  • Nedenlerden üçüncüsü, vurucu gücü ne olursa olsun, tek bir silaha dayanmanın yarattığı aşırı güven duygusudur. Saddam, Sovyetlerden aldığı Scud füzelerine ve bu füzelerin ucuna yerleştirmeyi plan­ladığı kimyasal/biyolojik başlıklara güveniyordu. Ancak, bu füzeler savaş sırasında istenilen başarıyı gösteremedi. Füzeler Amerikan Pathot Hava Savunma Sistemi tarafından havada yok edildiler.

Savaşın Sonuçları

Birinci Körfez Savaşı’nın en önemli ve en uzun vadeli sonucu, tüm Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde köktenci akımların güçlenmesidir. Bölgede 1945’den beri üzerinde çok konuşulan ve tüm siyasal partilerin programlarının başında yer alan Arap Birliği fikri, büyük bir darbe almıştır. Körfez Savaşı’nda Arapların ayrı ayrı saflarda toplanmaları ve kendi ulusal devletlerinin olduğu kadar Batı’nın da çıkarlarını korumak için savaş­maları, Arap Birliği hayalini çok zayıflatmıştır.

Savaşın bir önemli başka bir sonucu da, Irak’ın zayıflamasıyla beraber, İran’ın bölgedeki ağırlığının art­masıdır.

İkinci Körfez Savaşı / Irak Savaşı (20 Mart 2003)

ABD, 2003 yılında Irak’a savaş ilan etti. Savaşın temel nedenleri; Saddam Hüseyin’in elinde bulunduğu iddia edilen Kitle İmha Silahlarını yok etme ve Irak’a demokrasiyi götürmektir.

George Bush yönetiminin, 2003 yılında Irak’a karşı başlattığı savaşın temel sebebi olarak öne sürdüğü un­surların hepsinin yanıltıcı olduğu savaş başladıktan kısa bir süre sonra ortaya çıkınca, dünya kamuoyunun il­gisi bu savaşın gerçek nedenlerine yöneldi. Savaşın arkasında, ABD yönetiminde üst düzey görevlerde bulunan ve 90’lardan beri Saddam rejiminin devrilmesini açıkça savunan yeni muhafazakârların olduğu iddia edildi. Kimi savaşın gerçek nedenine “petrol” derken, kimi de işgalin geniş çaplı “Orta Doğu’nun yeniden şe­killendirilmesi” (BOP) projesinin bir parçası olduğunu ifade ediyordu.

Bush yönetiminin birinci dönem Savunma Bakanlığı Müs­teşarı Douglas Fetih, Irak Savaşı’nın gerekçelerini şöyle sıralı­yordu:

  1. Saddam Hüseyin rejiminin elinde bulunan Kitle İmha Si­lahlarını (KİS) yok etmek
  2. Irak’ın teröre desteğini kesmek ve terör altyapısını çö­kertmek
  3. Irak halkını özgürleştirmek, Irak’ta toprak bütünlüğü içe­risinde demokrasi, barış ve ekonomik kalkınma sürecini başlatmak

Kısa bir süre sonra bunların hepsinin yalan olduğu anlaşıldı:

  1. Irak’ın işgalinden sonra bu ülkenin topraklarını karış karış arayan ABD ve İngiliz askerleri herhangi bir Kitle İmha Silahı bulamayınca, Bush yönetimi bu konudaki CIA istihbaratının yanlış olduğunu en üst düzeyden itiraf etmek zorunda kaldı, ingiliz istihbaratı da Irak’la ilgili KİS istihbaratının yanlış olduğunu savaştan kısa bir süre sonra ilan etti.
  2. Saddam Hüseyin rejiminin El Kaide terör örgütüyle bağlantısı olduğu konusunda ABD tarafından her­hangi bir inandırıcı delil ortaya konamadı.
  3. Ronald Reagan döneminde İran’a karşı Irak’taki baskıcı Baas rejimine destek veren, 90’larda önayak olduğu ambargolarla Irak halkının sefalet içerisinde acı çekmesine sebep olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, Irak halkını özgürleştirmek için Amerikan askerlerinin hayatını tehlikeye atarak Saddam Hü­seyin rejimine savaş açacağı fikri kimseye inandırıcı gelmedi.

Ayrıca Amerika’nın Irak’ta yaptıkları, bir dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’un meşhur bildirisinde ifade ettiği “ulusların kendi kaderini tayin” hakkıyla pek de bağdaşmamaktaydı.

Gerçek Nedenler

  1. yüzyılın emperyalist devletleri, işgal ettikleri Afrika ve Orta Doğu topraklarına “medeniyet” götürdüklerini iddia edi­yor, bu bölgelerin kaynaklarını sömürmek yönündeki asıl he­deflerini böylece örtbas etmeyi amaçlıyorlardı.
  2. Orta Doğu bölgesinin (doğal kaynak ve zenginlikleriyle) bölge içinden veya dışından herhangi ABD karşıtı bir dev­letin kontrol düşüncesi
  3. Bölge petrolünün kontrol altına alınması

İsrail’in varlığının ve güvenliğinin korunması

  1. Irak’ın bu hedeflerin kesiştiği kavşak noktasında yer alması

Savaşın Sonuçları

  1. On binlerce insan öldü.
  2. Saddam Hüseyin yönetimi sona erdi.

Filistin Devleti’nin Kuruluşu

395’te Bizanslılara geçen Filistin, 637 yıllarını takiben tümüyle İslam hâkimiyetine girdi. Sırayla Emeviler, Abbasiler, Fatımiler ve Selçuklular dönemlerini geçirdi ve 1516’da Osmanlı toprağı oldu.

1896’dan sonra aslen gazeteci olan Theodor Herzl’in önderliği altında, dünyaya yayılan Yahudilerin tekrar Filistin’de toplanıp bir devlet kurması için çalışmalara başlandı. Herzl, 21 – 31 Ağustos 1897’de Basle’de topladığı I. Si­yonist Kongresi’nde temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla Avru­pa’da örgütler kuruldu, fonlar oluşturuldu. Toplanan paralarla Filistin’de yaşayan Araplardan geniş topraklar satın alındı ancak; asıl amaç için bunlar yeterli olmadı.

Theodor Herzl, 19 Mayıs 1901 tarihinde II. Abdülhamit ile yaptığı bir gö­rüşmede, “Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin’de bir yurt verilmesini” (gizli kalmak şartıyla) teklif etti, ancak kabul edilmedi.

Meşrutiyet ile birlikte azınlıklara verilen haklar, Yahudilerin de işine yaradı ve özellikle 1914 yılından sonra Filistin’deki Araplardan geniş topraklar satın alıp yerleşmeye başladılar. 1916’da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Theodor Herzl

Fransa temsilcisi M.F. George Picot arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaş­ması, Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu.

1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour, Yahudilerin lideri Edmond De Rothshild’e gönderdiği bir mektupla; “Yahudilerin Filistin’de yurt kurmalarını desteklediğini” ifade ederek İsrail Devleti yolunu açtı. 1918 yılında Osmanlı askerleri Filistin’den çekildi ve bölge İngiliz hâkimiyetine girdi. 1880 ile 1918 arasında Filis­tin’deki Yahudilerin sayısı 24 binden 65 bine, nüfusun %10’una çıktı. Ardından Araplar ile Yahudiler arasında gerginlikler başladı.

1933 yılıyla birlikte Nazilerden kaçan Yahudi göçmenler de Filistin’e gelmeye başladılar. 3 yıl İçinde Ya­hudi sayısı toplam nüfusun dörtte birine ulaştı ve 335 bin kişi oldu. 1938 yılına kadar Atatürk yönetimindeki Türkiye’den çekinen İngilizler bölgede bir Yahudi Devleti kurulması yönünde açık bir girişimde bulunamadı­lar. Hatta 1937 yılındaki ünlü Peel Paylaşım Planı’na göre Yafa ve Tel Aviv, İngilizlerce Araplara terk edilirken, Yahudilere verilen önemli bir yerleşim merkezi bulunmuyordu.

Filistinliler, bu şekilde bir yandan Araplar bir yandan Batı tarafından yalnız bırakılıyordu. İngilizlerin payla­şımda Araplara karşı bu kadar tavizkar davranmasında Atatürk’ün dış politikasının ve Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseyni’nin büyük tesiri vardı. Emin Hüseyin Türk asıllıydı ve Filistin politikasında büyük bir ağırlığa sahipti. Atatürk’ün ölümünden sonra İngilizler Peel paylaşma planından vazgeçtiler. Takiben de Filistin’de İsrail dev­letinin kurulması yolunda birbiri ardınca adımlar atıldı. Fakat II. Dünya Savaşı’na rastlayan yıllarda Yahudiler daha çok Hitler zulmü ile uğraşmak durumunda kaldılar.

Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllar süren mücadeleler, 1947 yılında Birleşmiş Milletlere yansıdı. Kurulan Filistin özel Komisyonu;

  • Filistin’in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini,
  • Kudüs’ün ise uluslararası bir statüye kavuşturulmasını önerdi. Ancak öneri Arap ülkeleri tarafından kabul edilmeyince, Yahudiler 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettiler. İsrail’in kuru­luşu ile birlikte Arap – İsrail Savaşları başladı.

Savaş sonunda Batı Şeria Ürdün, Gazze Şe­ridi Mısır, kalan topraklar da İsrail tarafından işgal edildi. Tabiatıyla olan yine Filistin halkına oldu ve durumdan komşu Arap ülkeleri ve İsrail kazançlı çıktı. Takip eden yıllarda pek çok Filistin kurtuluş örgütleri kuruldu.

Bunlardan en önemlisi gizli olarak 1950’de kurulan Yaser Arafat öncülüğündeki El-Fetih idi. Bu arada Arap ülkeleri, 1964’te Kudüs’te Filistin Kurtuluş örgütü ve buna bağlı olarak Filistin Kur­tuluş Ordusu’nun kuruluşuna yardımcı oldular. Ancak Ahmet Şukayri önderliğindeki FKÖ, 1967 yenilgisi ile etkinliğini yitirdi.

Gazze, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Suriye’ye ait Golan Tepeleri İsrail’in eline geçti. 1 milyondan fazla Filistinli komşu Arap ülkelerine ve özellikle de Ürdün’e kaçtı. 1967 Kasım’ında George Habbaş’ın Filistin Halk Cephesi kuruldu. 1968 Haziran’ında el-Fetih hareketi FKÖ’ye hakim oldu. El-Fetih, Müslüman, Yahudi ve Hı­ristiyanların eşit haklara sahip olduğu demokratik, laik bir Filistin Devleti kurulmasını önerdi.

1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’dan çekilme eğilimine girmesi üzerine FKÖ, bu bölgelerde bir devlet kuracağını açıkladı. Ancak, İsrail’in bölgedeki varlığını da kabul eden bu tavır, Suriye desteğindeki örgütler ve Arap ülkeleri tarafından reddedildi ve Ret Cephesi oluşturuldu, Filistin Kurtu­luş Hareketi parçalandı.

Suriye’nin bölgeye müdahale etmeye başladığı bu dönemden sonra, çatışmalar daha da hızlandı. Lüb­nan’a da giren Suriye, barış yaparak bölgedeki etkinliğini yitirmek istemiyordu. Bu yüzden Yaser Arafat baş­kanlığındaki FKÖ, Suriye ve Libya karşıtı Arap ülkelerinin desteğini aldı ve aynı tavrını sürdürerek Filistin’in tek yasal temsilcisi olduğunu belgeledi.

1978 Eylül ayında Enver Sedat İsrail ile Camp David Antlaşması’™ imzaladı. 1985 Şubat ayında bu kez Ürdün Kralı Hüseyin ile Yaser Arafat ortak harekette anlaştılar. İsrail ile FKÖ arasındaki karşılıklı terör eylem­lerinin ardından Arafat, aynı yılın Kasım ayında Filistin mücadelesinin sadece işgal edilen topraklarda süre­ceğini açıkladı. FKÖ, bir yandan Lübnan’da Suriye yanlısı örgütlerle, diğer yandan işgal altındaki topraklarda İsrail ile mücadeleye girişti. 15 Kasım 1988’de bağımsız Filistin Devleti Cezayir’de ilan edildi. Yaser Arafat devlet başkanı seçildi. 1988’de Filistinliler, işgal altındaki bölgelerde silah kullanmadan taşlarla İntifada ha­reketini başlattılar.

13 Eylül 1993 tarihinde İshak Rabin ve Yaser Arafat arasında Washington’da imzalanan “Filistin Özerklik İlkeleri Deklarasyonu” ile 5 yıllık bir süre içerisinde Gazze ve Eriha’da “&