KARGO BEDAVA
4.8 (214 yorum)
99,00 TL KDV Dahil

Yumuşama (Detant)

Siyasi bir terim olarak yumuşama, bloklar arası karşılıklı savaş tehlikesinin azalması, bunun yanında komünist ve liberal ekonomiyi benimseyen devletlerarasında, siyasi, ekonomik, kültürel ve teknolojik ilişkilerin yoğunlaşmasıdır.

Ayrıca Yumuşama (Detant) çatışma ve gerginliğin azaldığı uzun süreli, kapsamlı bir işbirliği ile gerginliğin aşamalı ve bilinçli şekilde azaltılmasını öngören bir politikadır.

 

SOĞUK SAVAŞ – YUMUŞAMA DÖNEMİ ARASI ABD VE SSCB

II.Dünya Savaşı sonrası yaşanan Soğuk Savaş Dönemi iki siyasal sistem ve dünya görüşünün çatışmasına sahne oldu. Bu dönemin iki büyükleri ABD ve SSCB rakiplerini yok etmeye yönelik olarak nükleer silah teknolojisini geliştirdiler Bu durum iki cephenin birbirini karşılıklı tehdit ettiği bir süreç doğurdu. ABD, “komünizmi”, SSCB ise “emperyalist cephe” tarafından kuşatıldığına inanıyordu.

 

a.Batı Bloku’nun oluşumu

1947’den itibaren ABD ve SSCB karşılıklı olarak her alanda tam bir rekabete girişti. Rusya II. Dünya Savaşı’nda ekonomisi olumsuz etkilenen Avrupa devletlerinde, komünizm propagandasınını artırdı. Bu aşamada ABD de, Avrupa ülkelerini kendi safına çekmek için Marshall Planı’nı uygulamaya koydu. ABD liderliğinde 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanması ve NATO’nun kurulmasıyla Batı Bloku kuruldu.

 

b.Sosyalist (Doğu) Bloku’nun Oluşumu

Batı’da ekonomik ve askeri dayanışma sağlanırken, SSCB de Doğu Avrupa üzerindeki etkinliğini artırmaya başladı. Orta Avrupa’da birçok ülkede Stalin tarafından kurdurulan ulusal birlik hükümetleri bir kaç ay içinde Sovyet modelini yaymayı başardı. Özellikle kilit kadrolarda Komünistler yavaş yavaş iktidarı ele geçirdi.

Bu devletler SSCB ile anlaşmalar imzalayarak Moskova ile bağlarını güçlendirdiler. Bu konuda özellikle 1949’da KEYK (Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi) Antlaşması’nın imzalanmasıyla Avrupa’daki Marshall yardımlarının bir benzeri Doğu Avrupa için de geçerli oldu ve Doğu Avrupa ülkeleri Sovyet yardımlarından yararlandı.

Aynı dönemde Çin’de 1949’da iktidara gelmeyi başaran komünistler Sovyet yanlısı cepheye katıldı.

Bu arada 14 Mayıs 1955’te Varşova’da sekiz Sosyalist ülkenin imzaladığı, Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması ile askeri ve siyasi birlik kuruldu. Antlaşmaya Arnavutluk, Romanya, SSCB, Demokratik Almanya (1956’da), Bulgaristan, Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan katıldı.

Sosyalist ülkeleri bu şekilde bağlarını bir pakt içinde güçlendirmeye yönelten başlıca etken, NATO’nun askeri etkinliğini artırması ve silahlanmayı hızlandırmasıydı. İlk adım 1954’te Moskova’da düzenlenen bir konferansta atıldı. Varşova Paktı, Federal Almanya’nın NATO’ya girmesi ve NATO’ya bağlı olarak Batı Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa’da doğan ve giderek artan savaş tehlikesine karşı biçimlendi. Pakt kurucularına göre bu gelişmeler güvenlik bakımından tehdit oluşturuyor ve savunma önlemlerinin alınmasını gerektiriyordu.

 

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ SORUNLARI

a.Berlin Krizi

1948’de Soğuk Savaş’ın ilk gerilimi başladı. Berlin Krizi olarak anılan sorun Almanya’nın geleceği konusundaki siyasi uzlaşmazlıktan kaynaklandı. ABD, İngiltere ve Fransa, savaşın hemen ardından, Almanya’yı Sovyet tehdidine karşı bir müttefik olarak görmeye ve bu doğrultuda yapılandırmaya yöneldiler. Almanya’da kendi denetimleri altında bulunan bölgede komünizme baraj oluşturacak yeni bir Alman devletinin kurulması sürecini hızlandırmaya karar verdiler.

SSCB buna tepki olarak 1948’de Berlin’i abluka altına aldı. İşgal bölgesini batıya bağlayan kara ve demiryollarını kesmeye kalkıştı. Bunun üzerine Amerikalılar Batı Berlin’e hava köprüsü kurarak 11 ay boyunca kente yardım ve mühimmat taşıdılar. Gerilim, SSCB’nin Mayıs 1949’da ablukayı kaldırmasıyla çözüldü. Almanya, Federal (Batı) Almanya Cumhuriyeti ve SSCB denetiminde Demokratik (Doğu) Almanya Cumhuriyeti adıyla iki devlete bölündü. Berlin de Doğu ve Batı olarak ikiye bölündü. Bu durum dünyanın iki bloka ayrılışını simgeleyen önemli bir olay oldu.

b.Kore Savaşı (1950 – 1953)

Kore, son yüzyıl boyunca sürekli Uzakdoğu güç oyunlarında bir piyon gibi kullanılmıştır. Bu ülke daha önce Japonya egemenliğindeyken, 1945’te Japonya’nın çekilmesinden sonra 1945’te kuzeyi SSCB güneyi ABD tarafından işgal edildi.

1948’de önce ABD’nin koruması altında bir Güney Kore Devleti, ardından Kuzeyde SSCB’nin koruması altında komünist bir Kuzey Kore Devleti kuruldu.

Güney Kore ve Japonya’da bulunan Amerikan kuvvetleri Amerika’nın Uzak Doğu’daki stratejik gücünü artırdı. Sovyetler ise Çin’in komünist rejim idaresi altına girmesiyle güçlenerek Amerika’yı Asya kıtasından atmaya karar verdi.

Haziran 1950’de Moskova’nın talimatı ile Kuzey Kore Kuvvetleri, Güney Kore’yi işgal etti. Bu saldırı üzerine Birleşmiş Milletler harekete geçti. Güney Kore’ye gönderilmek üzere çeşitli milletlerin askerlerinden oluşan ama başı ABD’nin çektiği Birleşmiş Milletler Kuvveti oluşturuldu. Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı General Mac Arthur getirildi. 1950 – 1953 arasında geçen 3 yıllık süreçte taraflar birbirlerine kesin üstünlük gösteremedi. Bunda Çin’in, “gönüllü” adı altında gönderdiği silahlı kuvvetleri ile Kuzey Kore’ye yardım etmesi etkili oldu. Çin’in katılmasıyla savaş BM – Çin Savaşı duruma geldi. Çin, Güney Kore’yi işgal etmeye başladı. Ancak karşı saldırının gelmesiyle Çin, 38. Enlemin kuzeyine çekilmeye zorlandı. Bu çizgi boyunca askeri bir durgunluk ortaya çıktı.

1951 Nisan’ında başlayan ateşkes görüşmeleri sonucu 1953’te PANMUNJOM ATEŞKESİ imzalandı. Kuzey ve Güney Kore arasında 38. Enlem çizgisi sınır oldu. Savaşın sonunda Kuzey Kore, Çin ile batı arasında tampon devlet haline geldi. Batılılar oldukça kayıp vermelerine rağmen Güney Kore’yi kurtardılar.

NOT:    SSCB’nin, ABD’nin atom bombası tehdidine rağmen, Uzakdoğu’da büyük bir savaşı başlatmayı göze alması Avrupa ülkeleri ve ABD’yi güçlerini artırmaya ve aralarındaki bağları sıkılaştırmaya itti.

 

RUSYA’DA YENİ BİR SAYFA

a.Kruşçev ve Barışçıl Birliktelik

Stalin’in Mart 1953’te ölümünden sonra yerine geçenler daha uzlaşmacı bir tavır sergilediler. SBKP’nin başına elen Kurşçev bu süreçte “barış içinde bir arada yaşama” ilkesine özel bir anlam verdi. SBKP’nin 20. Kongresi’nde sunduğu raporda; “Dünyanın iki büyük gücü ABD ve SSCB arasında kalıcı dostluk ilişkileri kurulması, tüm dünyada barışın güçlendirilmesi açısından son derece önemlidir.

SSCB ve ABD arasındaki ilişkiler barışçıl bir birlikteliğin beş ilkesine;

  1. toprak bütünlüğü ve egemenliğe karşılıklı saygı
  2. saldırmazlık
  3. karşılıklı iç işlere karışmama
  4. karşılıklı eşitlik ve yarar sağlama
  5. barışçıl birliktelik ve ekonomik işbirliği ilkelerinde dayanmalıdır.

Bunun tüm insanlık için gerçekten istisnai sonuçları olacaktır.” ifadesini kullandı.

Kruşçev’i böyle bir politikaya iten en önemli neden ekonomiktir. Sovyet Rusya’nın ekonomik kalkınman hızlandırma arzusudur.

ABD’de ise yeni başkan Eisenhower’in, Sovyet Rusya’nın bu şekilde geri adım atmasına olumlu yaklaşması uluslararası gerilimi azaltmaya başladı. “Buzların çözülmesi” ve “Barışçıl Birliktelik” dönemi başladı.

 

b.Kruşçev’in ABD ziyareti (1959)

Kruşçev 15-27 Eylül 1959’da Amerika’yı ziyaret etti. Kruşçev’in ziyareti ABD ve ile Sovyetler Birliği arasın bir yakınlaşma sağladı. Yapılan konuşmalar ve yayınlanan bildiride iki süper devletin barışın korunmasında ortal sorumluluğa sahip olduğu belirtildi.

 

c.Viyana Buluşması (1961)

Kruşçev 1961’de Viyana’da ABD başkanı Kennedy ile buluştu. Bu buluşma “Barışçıl Birliktelik” temasının önemli bir göstergesi oldu. Fakat her iki lider de kendi ülkelerinde kalıcı politikalar oluşturmayı başarmalarına rağmen, uluslararası düzeyde Soğuk Savaş’ın doruk noktasında karşı karşıya geldiler.

Kennedy ve Kruşçev’in Haziran 1961’de yaptıkları görüşmelerde, Berlin Sorunu konuşuldu. Kruşçev, Batı Berlin’in Federal Almanya Cumhuriyeti’ne bağlanmasını ya da Birleşmiş Milletler denetimine bırakılmasını istiyordu. Konu bu buluşmada da ele alındı. Ama Kruşçev sert bir tutum izlese de NATO’nun olası girişiminden çekinip geri adım attı.

Viyana Zirvesi’nin başarısızlığından sonra Doğu Alman yetkilileri, Sovyetlerin de onayıyla Doğu ve Batı Berlin arasında Ağustos 1961’de yüksek bir beton duvar inşa etmeye başladı. Bu duvar 113 km uzunluğunda dikenli tellerle kaplı bir duvardı. Sonradan hendekler, demir parmaklıklar, gözcü kuleleriyle iyice sağlamlaştırıldı. Berlin Duvarı’nın yapımı isteklerini Batı’ya kabul ettiremeyen Sovyetlerin hiç olmazsa Doğu Berlin’i Doğu Almanya’nın kontrolü altına sokmasına neden oldu.

 

AMERİKA’DA YENİ BİR SAYFA

a.Nixon Dönemi ve Değişen ABD – Çin İlişkileri

Çin 1949 Ekimi’nde dünya arenasına çıktığı andan itibaren ABD’nin muhalefeti ile karşılaşmıştır. Çünkü komünist Çin’in ortaya çıkışı, Uzakdoğu ve Asya’daki güçler dengesinde ABD aleyhine bir tablo çizmiştir. Bu yüzden ABD bu gücün etkisini azaltmak için Çin Halk Cumhuriyeti’ni uluslararası hayattan olabildiğince uzak tutmaya çalışmıştır. Hatta bu amaçla Çin’i tanıyan devletlere olan yardımını kesme noktasına dahi gelmiştir.

Buna karşı Çin yeni bir dış politika geliştirmiş, sert politikaları terk ederek yumuşak bir politika izlemeye başlamıştır.

Çin’in önemli bir endişe kaynağı da Japonya olmuştur. Çünkü Japonya II. Dünya Savaşı’nda yenilse de Uzakdoğu’da önemli bir ekonomik güç olarak sivrilmektedir. Çin bu durumda Japonya faktörünü etkisiz bırakmanın yolunun ABD’den geçtiğinin farkındadır. Çünkü Japonya, savaşın sonundan itibaren ABD nüfuzu altındadır.

Bu gelişmeler hemen hemen aynı anda ABD’yi de Çin’e karşı eski tutumunu değiştirmeye zorlamıştır. Buradaki en önemli neden Vietnam Savaşı’dır. Bu savaşta ABD, Vietnam bataklığına saplanmış ve yaptığı bombardımanlar ve gönderdiği askerler, ABD kamuouyunda sert tepkilere yol açmıştır. NATO’nun üyeleri bile ABD’nin Vietnam politikasına mesafeli yaklaşmıştır.

Aynen Çin’in diplomatik yalnızlığı gibi ABD’de de hem içeride hem de dışarda bir yalnızlık ile karşılaşmıştır. Bu açmaz 1968 seçimlerinde ABD başkanlığına seçilen Nixon ile kırılabilmiştir.

Nixon, ilk adımını Vietnam’dan kuvvet çekerek atmış, 1969’da yaptığı bir basın açıklamasında, yeni Asya politikasını açıklamış.bundan böyle ABD’nin yerel savaşlara bulaşmayacağını ve Asya’daki askeri etkisini azaltacağını, bunun yanında Asya’daki gelişmeleri yakından izleyeceğini belirtmiştir. Bu durum Çin için yeni bir hoşnutluk unsuru olmuştur. Hatta Nixon’un 1970’de ABD Kongresi’nde yayımlanan raporunda Çin’in uluslararası toplumun dışında kalmaması gerektiğini, böyle önemli bir milletin katkısı olmadan uzun vadeli ulusararası düzen düşünülemeyeceğini bildirmesi ABD – Çin ilişkileri için önemli bir aşama olmuştur.

ABD – Çin ilişkilerinde buzların erimeye başlaması ilk meyvesini Ekim 1971’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edilmesi ile vermiştir.

 

b.Pekin Ziyareti (1972)

ABD Başkanı Nixon’un Şubat 1972’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni ziyareti, ABD – Çin ilişkilerindeki yumuşamada doruk noktası olmuş, Çin başkanı yaptığı konuşmada, 20 yıldan beri kesilmiş bulunan ilişkinin şimdi Çin ve ABD ortak çabaları ile tekrar başladığını ve dostane temasların kapısının açılmış bulunduğunu bildirmiştir.

Nixon da cevap konuşmasında iki milletin gelecek için beraber çalışmasının, dünya barışı için önemli bir fırsat olacağına değinmiştir.

Çin ve ABD arasındaki bu önemli değişim Çin – Japonya ilişkilerini de etkilemiş, 29 Eylül 1972’de iki  ülke arasında 35 yıldan beri devam eden savaş durumuna son veren bir anlaşma imzalanmıştır. Japonya bu anlaşma ile Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımış ve Taiwan yani Milliyetçi Çin Hükümeti ile diplomatik ilişkileri kesmiştir.

 

ABD ve SSCB YAKINLAŞMASI

a.Silahsızlanma Çabaları

1960’lardan itibaren silahsızlanma ve bazı silahların sınırlandırılması ile ilgili atılan adımlar, yumuşama açısından önemli olmakla beraber, alınan sonuçlar aynı doğrultuda olmamıştır. Hatta her yıl devamlı bir artış göstermiş, Birleşmiş Milletler ise bu konuda pasif kalmıştır. Örneğin, 1975 yılında 51 ülkenin savunma harcamaları 340 milyar dolar civarındayken, 1980’debul miktar 398 milyar dolara çıkmıştır.

Buna karşılık 1960’ların başından itibaren silahsızlanma çabalarında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bunlardan biri, silah azaltmayı veya sınırlamayı bırakıp, nükleer silahsızlanmaya yönelinmesi, diğeri de | silahsızlanma çabalarının Birleşmiş Milletlerin dışına çıkması ve özellikle iki büyük nükleer güç olan Sovyet Rusya t/e Amerika arasındaki ilişkinin bir konusu olmasıdır.

Nükleer silahlar bakımından sınırlamaya gidilmesinde, bir nükleer savaşın doğurabileceği olası korkunç sonuçların gözönüne getirilmesi önemli rol oynamıştır.

1963’ten itibaren bu yüzden özellikle ABD ve Sovyet Rusya arasında, karada, havada, suda, yeraltında denizlerin dibinde ve uzayda nükleer silahların denenmesini ve kullanılmasını yasaklayan anlaşmalar yapılmış, kısaca nükleer silahların kullanılamayacağı alanlar tespit edilmiştir.

 

b.Askeri ve Silahlanma Yarışının Sınırlandırılması Çalışmaları (SALT I ANTLAŞMASI – 26 Mayıs 1972)

1963’ten itibaren yapılan antlaşmalar ve yasaklamalar aslında nükleer silahların kullanılma alanlarına aitti, bu silahlar ortadan kalkmıyor ya da azaltılmıyordu.

Bu koşullar içinde ABD ve Sovyet Rusya, Mayıs 1972’de SALT I Antlaşması’nı imzalayarak nükleer silahsızlanma veya nükleer silahların sınırlandırılması yolunda önemli bir adım attılar. Bu uluslararası ilişkilere bir yumuşama ortamı getirdi. SALT I Antlaşması Moskova’da ABD Başkanı Nixon ile SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Leonid Brejnev arasında imzalandı. Füze savar – füzeler konusundaki antlaşmaya göre; taraflar başkentlerinin 150 kım2’lik alanı içinde 100 taneden fazla füze – savar füzeye sahip olmayacaklar, başka devletlere bu füzelerden vermeyecekler ve başka ülkelere de bu füzelerin rampalarından kurmayacaklardı.

SALT I Antlaşması ABD – SSCB arasında önemli bir dönüm noktası oldu. İki taraf da anlaşmazlıkları şiddetlendirmek değil, aksine gerginliğe sebep olmadan çözümleme ve krizleri kontrol altına alma yaklaşımını esas almaya başladı.

SALT l’in yarattığı bu uygun ortam içinde ABD ve SSCB arasında Kasım 1972’de SALT II görüşmeleri başladı, fakat bu görüşmeler ilki kadar kolay yürümedi.

 

c.Helsinki Nihai Senedi (1 Ağustos 1975)

ABD ve Sovyet Rusya arasında SALT II görüşmeleri devam ederken, Avrupa’da yine ABD ve SSCB’nin katıldığı yeni güvenlik ve işbirliği sisteminin kurulması ile karşılıklı ve dengeli kuvvet azaltılması görüşmeleri başlatıldı. Bu çalışmalar sonucunda Helsinki Nihai Senedi imzalandı. Bu belgeyi ABD ve Kanada ile birlikte 33 Avrupa devleti imzalamıştır.

Avrupa tarihinin akışına yön veren Helsinki Müzakerelerinde sorunlar dört ana konuya ayrılarak ele alınmış ve her alana “sepet” (basket) adı verilmiştir.

Birinci sepete ait antlaşma “Avrupa Güvenliğine Ait Meseleler” başlığını taşır. 35 katılımcı ülke arasında uyulması gereken 10 temel ilkeyi belirtir.

Bu ilkeler;

  1. Egemen eşitlik ve egemenliğin özündeki haklara saygı
  2. Tehdide veya güç kullanmaya başvurmama
  3. Sınırların dokunulmazlığı
  4. Devletlerin ülke bütünlüğü
  5. Anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümü
  6. İç işlerine karışmama
  7. Düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlüklere saygı
  8. Halkların haklarının eşitliği, geleceklerini kendilerinin saptaması hakkı
  9. Devletler arasında işbirliği
  10. Uluslararası hukuk alanında üstlenilmiş bulunan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi İkinci sepete ait antlaşma; ekonomik, bilimsel teknoloji ve çevre koruma alanlarında işbirliğine yöneliktir. Üçüncü sepet; insancıl ve diğer alanlarda işbirliği adını taşımaktadır.

Dördüncü sepette ise; zaman zaman yapılacak toplantılarla bu antlaşmaların gözden geçirilmesi öngörülmektedir.

Kısaca Helsinki Deklerasyonu denilen bu antlaşmalar, Avrupa’daki uluslarası ilişkilere bir yumuşaklık getirmiş, gerginlikleri önleyici bir hava yaratmıştır.

 

2) YUMUŞAMA DÖNEMİNDE BÖLGESEL ÇATIŞMALAR

1960 – 1970 arasında meydana gelen yapı değişiklikleri blokların birbirlerine yaklaşmasında, eski sertliklerini bırakarak daha yumuşak yaklaşımlar içerisinde olmalarında etkili olmuştur. Küba Krizi ABD ile SSCB’ye her türlü nükleer savaş riskini ortadan kaldırmak için uzlaşma gerektiğini anlatmıştı. 1963’te Washinton ile Moskova arasında doğrudan telefon hattı (kırmızı telefon) çekildi. Amerika, güçlü bir misilleme ilkesinden vazgeçip, dereceli karşılık verme ilkesini benimsedi. Nükleer saldırı durumunda tüm nükleer cephanelerini kullanmak yerine orantılı yoğunlukta silah kullanarak yanıt verme anlayışını benimsedi.

Ancak yumuşama belirli bölgelerde göreceli bir rahatlamaya yol açmış olmakla birlikte Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde çatışmalar artarak devam etmiştir. Özellikle az gelişmiş ülkeler arasındaki çatışmalar ulusçuluktan beslenmiştir. Modern teknolojiyi ele geçirme isteği, gelişmiş ülkelerdeki yüksek yaşam standartlarına duyulan tepki, ırk ayrımı yapılması, emperyalizm düşüncesi de çatışmalarda etkili olmuştur.

Endüstrileşme, iletişim, ulaşım araçlarındaki gelişme ve eğitim standartlarındaki yükselme aralarında çok az temas bulunan grupları bir araya getirebilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan önce birbirinden farklı etnik gruplar arasında çok az temas vardı. İngiltere’nin başlattığı sömürge yönetimi temas sürecini de başlatmıştır. Bu dönemde çıkan çatışmaları sömürge yönetimi engellerken, sömürgeci devletlerin çekilmesiyle çatışmaları engelleyecek merkezi yönetim ortadan kalkmıştır.

Çıkış noktası etnik olan çatışmalar, tek bir devlet sınırında kalmadığı için uluslararası barışı ve güvenliği de tehdit etmektedir. Bazen devletler amaçlarına ulaşmak için komşu devletlerdeki etnik çatışmaları kullanabilmektedirler.

Çad Hükümeti Sudan’daki Müslüman Arap rejimine karşı Müslüman asileri desteklerken Etiyopya da Sudan’daki askerlere yardım etmiştir.

Devletler, aralarındaki çatışmalarda büyük devletlerin de yardımını aramaktadırlar. Hindistan, Pakistan ile çatışmasında Sovyetler Birliği’nin desteğini aramış, Pakistan da buna karşılık Çin ve ABD’nin desteğini sağlamaya çalışmıştır.

1962’de çıkan Çin – Hint Çatışması’nda, Hindistan o zamana kadar başarıyla sürdürdüğü bağlantısız dış politikadan ödünler verip ABD’ye yaklaşmıştır. Sovyetler Birliği de bu çatışmada önce arabulucuk çabalarında bulunmuş, ancak Çin’in saldırması üzerine Hindistan’ı açıkça desteklemiştir. Hindistan’a yaptığı yardımı artırmıştır Bu dönemde Hindistan üzerinde Sovyet ve Amerikan politikaları ortak bir çizgiye geldi. Her iki taraf da istikrarlı bir Hindistan’dan yana oldular. Çünkü Hindistan parçalanırsa Çin’in Güney Asya’daki etkisi artabilirdi. Bu da iki devletin istemediği bir gelişmeydi.

a.Keşmir Sorunu

Pakistan ve Hindistan bağımsızlıklarını kazandıkları günden beri birbirleriyle sorun yaşayan iki devlettir. Bu devletlerin ilk çatışması 1948 Keşmir Sorunu’dur.

Pakistan’ın kuzeyinde bulunan Keşmir, bereketli topraklara sahip 82.000 mil kare büyüklükte bir bölgedir. Halkının çoğunluğu müslüman olan bu bölgeyi İngiltere 1846’da Hintli bir mihraceye vermişti. Hindistan bağımsız olduğunda yine bu bölge mihrace ailesinin idaresinde kaldı.

Bölge halkı Müslüman olduğu için bağımsızlığın ilanından sonra Pakistan, bu bölgeyi almak istedi. Ancak hem mihrace hem de Hindistan’ın karşı koyması yüzünden 1948’de savaş çıktı. Birleşmiş Milletlerin araya girmesiyle ateşkes imzalandı. Pakistan, Keşmir’in küçük bir kısmı ile yetinmek zorunda kaldı.

Bundan sonra her iki devlet de Keşmir bölgesinde etkin olmak için büyük devletlere yanaşmaya başladı. Pakistan ABD, Hindistan ise Sovyet yörüngesine yaklaşmaya başladı.

Hindistan ile Pakistan arasında Keşmir Ateşkes Çizgisi’nde 1964’de çatışma başlamış ve 1965’de şiddetlenen olaylarda Pakistan, Hindistan’da ayaklanma çıkarmaları için buraya asker göndermiştir. Bunun üzerine Hindistan da karşı saldırıya geçmiştir. Bu mücadele de BM Güvenlik Konseyi’nin ateşkes çağrısıyla sona ermiştir. Ateşkesten sonra Hindistan-Pakistan ilişkileri Keşmir Sorunu’na bağlı gerginliğini sürdürmüştür.

 

b.Vietnam Savaşı

1954 Cenevre Antlaşmaları ile Kuzey ve Güney Vietnam bağımsız devletler olmuşlardı. Ancak Kuzey Vietnam’da komünist bir rejim kuruldu. Bu rejimin kuzeyinde Çin gibi güçlü bir komünist devlet, onun da kuzeyinde Rusya gibi komünist bir süper güç bulunmaktaydı. Kuzey Vietnam, Asya’daki büyük komünist blokun bir ileri ucu durumundaydı. Bunu büyük bir tehlike olarak gören Amerika, 1954’ten sonra Güney Vietnam’la yakından ilgilenmeye başladı.

1954 Cenevre Antlaşmalarına göre Kuzey ve Güney Vietnam seçimler yoluyla birleştirilecekti. Seçimler 1956’da yapılacaktı. Ancak Güney Vietnam diktatörü Diem Bu seçimlere yanaşmayınca ve ABD de onu destekleyince seçimler yapılamadı. Güney Vietnam’da Diem’in hükümetini devirmek için yoğun terörist faaliyetler başlatıldı. Bunun üzerine Amerika kendi milli menfaatleri ve güvenliği için Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik yardım yapmaya karar verdi. 1963’te Kennedy’nin öldürülmesine kadar Güney Vietnam’a 17 bin asker ve danışman gönderildi.

Kenedy’nin öldürülmesinden sonra ABD başkanlığına Johnson geçti . Amerika bu dönemde Vietnam Savaşı’na fiilen bulaştı. Kuzey Vietnam’daki direnişçilerin, ABD gemilerine saldırması üzerine Amerika bölgede asker kullanma kararı aldı. Bu karar direnişçilerin cesaretini kıracağı yerde iyice artırdı.

Johnson, Kuzey Vietnam’ı müzakereye ikna edebilmek için bombalamaya başladı. Ancak üç yıl süren bombardıman istenen neticeyi vermedi. Güney Vietnam’a sızmalar iyice arttı.

Vietnam’a asker gönderilmesi Amerika’da büyük çalkantıya neden oldu Amerikan askerleri hayatlarını kaybetmeye başlayınca, Amerikan kamuoyunda tepkiler artmaya başladı. Üniversitelerde Vietnam Savaşı’nda ABD politikalarına karşı protesto gösterileri yapıldı. Savaş Amerikan kamuoyu için nedeni anlaşılmayan amaçsız bir savaş haline gelmişti. Öyle ki Amerikan Kongresi’de Başkan Johnson’un aleyhine bir tutum almaya başladı. Bu nedenle Johnson, barış için bazı teşebbüslerde bulundu. 1968 Mayıs ayında Paris’te, Kuzey Vietnam ile Amerika arasında barış görüşmeleri başladı.

1968’de Amerika’da yapılan başkanlık seçimlerinde Nixon başkan seçildi. Bu dönemde 540.000 Amerikan askeri Vietnam’daydı. 31.000 asker de hayatını kaybetmişti.

Başkan Nixon ABD’yi Vietnam bataklığından çıkarmak için kararlıydı. Bir yandan askerlerini yavaş yavaş çekerken bir yandan da Kuzey Vietnam’ı bombalamayı artıracaktı. Amaç kısa sürede barışın imzalanmasını sağlamaktı.

1972’de ABD’nin Çin’le ilişkilerini düzeltmesi, Sovyet Rusya ile imzaladığı Salt I Antlaşması, ABD ile Kuzey etnam arasında 27 Ocak 1973’de Paris Antlaşması’nın imzalanmasında etkili oldu. Antlaşmaya göre;

  1. 17. enlem yine Kuzey ve Güney Vietnam için sınır kabul edilecek,
  2. Amerika altmış gün içinde Vietnam’daki bütün askerlerini çekecek,
  3. Kuzey Vietnam, Güney Vietnam’ın istediği siyasi rejime karar vermesine müdahale etmeyecek
  4. Amerika, savaş yaralarının sarılması için Kuzey Vietnam’a yardım edecekti.

Vietnam Savaşı’nın Amerikan kamuoyunda uyandırdığı tepkiden dolayı, ABD barıştan hemen sonra Güney Vietnam’a yaptığı yardımları azaltmaya başladı.

1974 yılında Kuzey Vietnam’ın, güneydeki askeri zayıflıktan yararlanarak Güney Vietnam’a başlattığı saldırı kısa sürde büyüdü. Güney Vietnam komünistlerin denetimine geçmeye başladı. 30 Nisan 1975’te başkent Saygon’un komünistlere teslim olması ile bütün Vietnam komünistlerin kontrolü altına girmiş oldu.

 

İkinci Salt Antlaşması

Salt II Antlaşması 18 Haziran 1979’da Viyana’da imzalanmıştır. Antlaşmada Sovyetler Birliği ve AB sahip oldukları bütün stratejik füzelerle uzun menzilli yeni stratejik bombardıman uçaklarının miktarlarını ortaya koymuşlar, stratejik ve uzun menzilli nükleer silahları sınırlandırmışlardır. Salt II, Amerikan kamu¬oyunda eleştirilere neden oldu. Eleştirilere göre getirilen sınırlamalarla Amerika stratejik üstünlüğü Sovyetlere kaptırmıştı. Tam bu dönemde Aralık 1979’da Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etti. Bunun üzerine Amerika Salt II’yi uygulamaktan vazgeçti. Yani Salt II yürürlüğe girmedi.

 

C. SOVYET RUSYA’NIN AFGANİSTAN’I İŞGALİ

1978 yılında Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Demokratik Afganistan Cumhuriyeti kuruldu. Devlet Başkanlığına Nur Muhammed Taraki getirildi. Sovyetler, Afganistan yönetimine ekonomik ve askeri yardım ile askeri danışmanlar göndermeye başladı. Taraki hükümeti bağlantısız bir dış politika izleyeceğini duyursa da 1978’de Sovyetler Birliği ile Dostluk ve işbirliği Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmadan sonra Afganistan hızla Sovyet etkisine girdi. Bu durum uluslararası alanda tepkiyle karşılandı.

Amerika, Afganistan’da insan haklarına saygı gösterilmesini isterken,   İran’daki Humeyni Afganistan’daki Sovyet müdahalesinin İran’ı da etkileyeceğini açıkladı. Çin ise Sovyetlerin müdahalesini eleştiriyordu.

Doğu Avrupa’da sürgünde bulunan eski başbakan yardımcısı Babrak Karmal, Sovyetlerin desteğiyle 1979′ başkan oldu. Bu sırada Sovyet askerleri Afganistan’a girerek başta Kabil olmak üzere stratejik noktalara yerleştiler.

Afganistan’da on yıl süren işgal sırasında on beşbin ölü veren ve hükümete karşı savaşan İslamcı milisle yenemeyen Sovyeter Birliği 1989 sonunda Afganistan’dan çekildi.

Afganistan’ın işgali, hemen hemen tüm İslam dünyasında şiddetle kınandı. Afganistan’ın islam Konferansı’ndaki üyeliği askıya alındı. Moskova Olimpiyat Oyunlarının boykot edilmesi kararlaştırıldı. ABD 1979’da imzalanan Salt II Antlaşması’nın onaylanmasını erteledi. Aynı zamanda Sovyetlere karşı tarım ürünleri ambargosu koydu. Moskova olimpiyatlarının boykot edilmesini istedi. ABD bununla da yetinmeyip Pakistan’la bir antlaşma imzaladı. Pakistan üzerinden, Afgan direnişçilere hem silah hem de gıda yardımı yaptı.

 

d.Yumuşama Döneminde Spor ve Siyaset İlişkisi

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesinden dolayı 1980 yılında Moskova’da yapılan olimpiyat oyunları ABD ile birlikte 62 ülke tarafından boykot edildi. 1956’dan beri yaşanan en az katılımla sadece 80 ülke olimpiyat oyunlarında yer aldı. Bu olay üzerine SSCB, 1984’te Los Angeles’ta gerçekleşen olimpiyat oyunlarını protesto etti.

Spora siyasetin karıştığı düşüncesi bugün de kamuoyunda kabul görmektedir. Örneğin, 1952 yılında SSCB’nin Yugoslavya ile oynadığı futbol maçını kaybetmesi, Rus futbolcular için hiçte iyi olmadı. Bütün milli takım futbolcuları Sibirya’ya gönderilmiş ve bir daha yeşil sahalara dönememişlerdir.

2008 Pekin Olimpiyatlarında, Batı ülkelerinin bir kısmı olimpiyat öncesinde oyunların boykot edilmesi gerektiğini dile getirdiler. Oyunlar öncesinde Tayvanlıların ve Uygurların Çin karşıtı gösterilerde bulunmaları ve Çin’in bunları sert bir şekilde bastırması olimpiyatlara gölge düşürmüştür.

2008’de yapılan Türkiye – Ermenistan maçının yarattığı ortam, uzun yıllardan beri gergin olan Türkiye -Ermenistan ilişkisi için diyalog sürecini başlatmış oldu. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın daveti üzerine, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün maçı seyretmek için Erivan’a gitmesi, bazı çevrelerce tepkiyle karşılansa da iki ülkenin ilişkisi bakımından son derece önemlidir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu ziyaret öncesi yaptığı konuşmada Kafkasların istikrarına değinerek, bölge ülkelerinin ilişkilerini geliştirmesinin, istikrarlı bir bölge yaratılmasındaki önemine değinmiştir. Gül, bu maç sayesinde düzenlenen gezide, bir Kafkasya ülkesi olan Ermenistan’la istikrar ve işbirliği konusunu birinci elden konuşmanın yararlı olduğunu belirtmiştir.

 

3) BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ

1960’ların başından itibaren uluslararası politikada önemli olaylardan biri de Doğu ve Batı bloklarının dışında yeni bir devlet gruplaşmasının ortaya çıkmasıdır. Bu gruplaşma “Bağlantısızlar” adını alan farklı bir harekettir. Başlangıç noktası 1955 Nisanında Endonezya’da toplanan Bandung Konferansı’dır. Konferans Hollanda’nın sömürgesi iken 1949′ da bağımsızlığını kazanan Endonezya’nın girişimi ile toplanmıştır.

Konferans toplandığında Asya’da sömürge ülke hemen hemen kalmamıştı. Afrika’dan ve özellikle Asya’dan 28 ülke katılmıştır. Toplam dünya nüfusunun %50’sinden fazlası bu ülkelerde yaşıyordu. Konferansın özellikle çarpıcı kişilikleri Hindistan başkanı Nehru, Mısır devlet başkanı Nasır ve Çinli Zu Enlay idi.

Konferansın amacı, yeni bağımsızlıklarını kazanan Afrika ve Asya ülkelerinin, ABD ve Sovyet Rusya gibi iki büyük nükleer güç karşısında varlıklarını korumak için birlik ve dayanışma sağlamak istemeleriydi. Konferansa yön verecek olan ilkeler “Barış içinde birarada yaşama” ilkeleriydi. Fakat Bandung’da gerek izledikleri dış politika, gerekse çıkarları açısından aralarında büyük farklar olan devletler biraraya geldi. Bu durum konferansın havasını etkileyerek, birçok konuda anlaşmazlıklara yol açtı. Yine de “barış içinde birarada yaşama”nın beş ilkesini içeren 10 temel nokta üzerinde anlaşmaya varıldı.

1955 Bandung Konferansı bir başlangıç olmuş, fakat üyelerinin karmaşık yapısı dolayısıyla hemen yeni bir anlayış ve felsefe oluşturamamıştır. Bu başlangıç süreciyle birlikte uluslararası politikada “Bağlantısızlık” denilen akım ortaya çıkmıştır.

Bağlantısızlar hareketinin ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli sebep, yeni bağımsız olan devletlerin zayıflığı ve güçsüzlüğüdür. Bu devletler ortaya çıktığında uluslararası politika, iki blok ve iki süper güce dayanıyordu. Ayrıca ABD ve SSCB nükleer birer güçtü, bağımsız olan devletlerin ise bu güçlerden herhangi birine tek başlarına karşı koymaları söz konusu olmadığı gibi, bağlanmayı da boyun eğmek olarak görüyorlardı. Bu yüzden biraraya gelip kuvvetlerini birleştirerek iki blokun dışında yeni bir kuvvet oluşturdular.

Bağlantısızlar Doğu ve Batı bloklarının nükleer gücüne karşı, nükleer silahlara karşı gelme, silahsızlanma politikasını kullandı.

 

BM’de Bağlantısızlar: Bandung Konferansı ile 1960 yılı arasında Afrika’da çok sayıda sömürge bağımsızlığını kazandı. 1960’a gelindiğinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız olan ülkeler BM’nin kurucu 52 üyesinin sayısını aştı. Böylece BM ve Genel Kurul’da büyük devletler ve Avrupa Devletlerinin üstünlüğü yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Asya ve Afrika devletlerinin, BM’nin amacı konusundaki anlayışları, blok politikası izleyenlerin aksine uluslararası işbirliğinden yanaydı.

Bağlantısızların yeni bir blok ya da askeri ittifaka bağlı olmama hareketinin ilk konferansı Yugoslavya lideri Tito ve Mısır Başbakanı Nasır’ın girişimi ile 1961’de Belgrad’da yapıldı. 25 tarafsız ve bağlantısız ülkenin katıldığı toplantı sonunda 27 maddelik bir Deklerasyon ile ABD ve Sovyet Rusya’ya seslenen bir “Barış Çağrısı” yapıldı. Deklerasyonda kısaca sömürgelerin bağımsızlık hareketinin desteklenmesi, genel ve tam bir silahsızlanma, bütün nükleer silahların yasaklanması, büyük devletlerin en kısa zamanda silahsızlanma antlaşmaları imzalamaları ve Çin’in BM’ye kabulü istendi.

Bağlantısızlar hareketinin ikinci toplantısı, 1964’te Kahire’de yapıldı. Aralarındaki anlaşmazlıklara ve hatta yerel çatışmalara rağmen uluslararası sorunlarda ortak görüşlere sahip 60 devlet bir araya geldi. Bu arada “Barış ve Milletlerarası İşbirliği Programı” yayımlandı. Bütün ülkelerin nükleer silahlarından vazgeçmesi, devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması, emperyalizme karşı çıkılması ve Kıbrıs’a self determinasyon hakkının tanınması isteniyordu.

Self Determinasyon: Ulusların geleceklerini tayin etme ilkesidir. I. Dünya Savaşı sonunda ABD başkanı VVilson’un yayımladığı ilkeler II. Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle sömürge altındaki ülkelerin bağımsızlık istekleri ile başlayan ulusçuluk hareketi, ulusların kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri ilkesini yeniden ön plana çıkarmıştır.

Bağlantısızların üçüncü toplantısı “Zirve” toplantısı olarak 1979’de Zambia’nın başkenti Lusaka’da yapıldı. I Zirvenin sonunda “Barış, Bağımsızlık, İşbirliği ve Uluslararası İlişkilerin Demokratikleştirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu” yayımlandı.

Bağlantısızlar; aralarındaki anlaşmazlıklar, silahlı çatışmalar ve ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirecek dış yardım açısından hala büyük ve kalkınmış devletlere bağımlı olmaları yüzünden, uluslararası politikada bloklar kadar etkili olamadı.

 

4) YUMUŞAMA DÖNEMİNDE ORTA DOĞU

İsrail Devleti’nin Kuruluşu

II.Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi’nin yok edilmesi uluslararası kamuoyunda bir Yahudi devleti kurulması yönündeki talepleri güçlendirdi. Savaş bittikten sonra Filistin’i mandası altında tutan İngiltere ile Filistin Yahudileri arasında mücadele başladı. Filistin’deki Yahudiler de terörist savaş başlatmışlardı. Bu arada toplama kamplarından kurtulan Yahudiler Filistin’e kaçıyordu. İngiltere bunu önlemeye çalışsa da başarılı olamadı ve sorunu 1947’de Birleşmiş Milletlere gönderdi.

BM’in, Filistin’i bölerek hazırladığı plan Araplar tarafından reddedildi. Bunun üzerine Yahudi lider Ben Gurion 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin bağımsızlığını ilan etti.

israil Devleti’nin kurulması göçlere neden oldu. 600.000 Filistinli diğer Arap devletlerine sığındı. İşte bu durum Filistin Sorunu’nun başlangıcı oldu. 1950’de kabul edilen Dönüş Yasası ile birçok Yahudi bölgeye yerleşti. Böylece yeni bir devlet ve toplum meydana getirildi.

 

ARAP – İSRAİL SAVAŞLARI

a.1948 Savaşı

İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden bir kaç saat sonra Arap Birliği’ni oluşturan, Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden İsrail’e saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak Batılı devletlerin İsrail’i desteklemesi üzerine savaş Arapların aleyhine dönüştü. Ayrıca İsrail Sovyetler Birliği’nden de önemli ölçüde yardım aldı. İsrail, Sovyetlerden gelen uçaklarla Ürdün ve Suriye’nin başkentlerine saldırdı. Bu saldırıda çok sayıda sivil hayatını kaybetti.

İsrail, savaş sonunda elindeki %56’lık Filistin toprağını %78’e çıkardı. Yahudi egemenliğinde yaşamak istemeyen 700.000 Filistinli komşu ülkelere sığındı. 250.000 Filistinli Gazze’ye yerleştirildi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorununu başlattı.

İsrail savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes imzaladı. Filistin’i kurtarmak amacıyla savaşa girmiş olan Ürdün, Batı Şeria’ya, Mısır Gazze Şeridi’ne asker yığdı. Sina Yarımadası’nın büyük kısmı İsrail işgali altında kaldı. Kudüs’ün kontrolü batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü.

Savaştan en karlı ayrılan devlet İsrail oldu. 1949 yılında Filistin’deki Yahudi nüfusu 758.000’e ulaştı.

 

b.1956 Süveyş Krizi

Süveyş Kanalı’nın denetimi Batılı devletlerin kontrol ettiği Kanal şirketindeydi. Süveyş Kanalı yoluyla bal İngiltere ve Fransa olmak üzere pek çok devlet Körfez ülkelerinden petrol alıyordu.

Mısır’da 1952’de başa geçen Cemal Abdunnasır, ülkesini İsrail karşısında üstün duruma geçirmeye önem verdi. Bu amaçla Sovyetler Birliği’ne yakınlaşarak Çekoslovakya üstünden silah almaya başladı. Ayrıca Asım Barajı’nı bitirip ülkenin kalkınmasını sağlamaya çalıştı. Fakat bunlar için ABD ve Sovyetlerden kredi alma denediyse de başarılı olamadı.

Bunun üzerine Nasır, ihtiyacı olan mali gücü sağlamak için Süveyş Kanalı’nı işleten Kanal şirketini millileştirdiğini açıkladı. Kanal şirketinin hisselerinin karşılığını hisselere sahip devletlere ödeyeceğini açıkladıysa da bu durum İngiltere ve Fransa’da büyük tepkilere neden oldu. İngiltere ve Fransa için Süveyş Kanalı, çok önemliydi. Basra Körfezi’ndeki devletlerden alınan petrol bu kanal aracılığı ile taşıyordu.

Ortaya çıkan bu durumu çözmek için İngiltere, Fransa ve İsrail Mısır’a askeri müdahale kararı aldı. Buna göre İsrail, Mısır’a saldıracak İngiltere ve Fransa savaşanları ayırmak bahanesiyle bölgeye asker gönderip Kanal’ı işgal edeceklerdi.

Anlaşmaya göre İsrail 29 Ekim 1956’da Sina Yarımadası’nı işgale başladı. Hemen harekete geçen İngiltere ve Fransa bölgeye asker yollayarak barış teklif etti. Nasır’ın barışı reddetmesi üzerine iki devlet de İsrail’in yanında harekata katıldı. Birlikler Mısır birliklerini yenip Kanalı ele geçirdi.

Bu savaşta ABD ve Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa’ya cephe aldılar. Sovyetler Birliği’nin, Mısır’dan çekilmemeleri durumunda Paris ve Londra’ya nükleer saldırı yapma tehdidi sonrasında İngiltere ve Fransa ateşkes ilan edip, geri çekilme kararı aldı. Savaşın bitimiyle birlikte Birleşmiş Milletler Barış Gücü Gazze Şeridi’ne ve Sina Yarımadası’na birlik yerleştirdi.

Süveyş Krizi’nin en önemli sonucu, İngiltere ve Fransa’nın artık ABD’nin desteğini almadan hareket edemeyeceklerini ortaya koyması olmuştur. Böylece dünya politikalarında ağırlık Avrupa’dan ABD ve Sovyetlere geçmiştir. Ayrıca Avrupalı devletlerin Ortadoğu üzerindeki saygınlık ve etkinlikleri iyice azaldı.

 

c.1967 Altı Gün Savaşı

1967 yılında Mısır devlet başkanı Nasır, sınırda on yıldır görev yapan barış gücünün çekilmesini İstedi. Böylece Mısır ve İsrail birlikleri sınırın iki yanında birbirlerini kollamaya başladılar.

İsrail önderleri sınırda Arap devletlerinin kuvvetlerinin, İsrail kuvvetlerine oranla üstün olduğu ve her an bir işgalin gerçekleşebileceğini düşünmeye başladılar. Sonunda İsrail Devleti, saldırıyı beklemek yerine saldırmaya karar verdi. 5 Haziran 1967’de başlayan İsrail ile Mısır, Ürdün ve Suriye arasında yapılan savaş İsrail’in kesin üstünlüğü ile bitti.

İsrail’in 1967’deki harekâtı Arap ülkelerinde büyük kızgınlık yarattı. Arap devletleri dışişleri bakanları yaptıkları toplantıda şu kararları aldılar. İsrail hiçbir şekilde tanınmayacak, müzakerelere girişilmeyecek, hiçbir şekilde barış yapılmayacak, Filistinlilerin hakları savunulacaktır.

1967 Arap – İsrail Savaşı’nın en önemli sonucu İsrail’i desteklediği için Arap devletlerinin Amerika ile diplomatik ilişkilerini kesmesidir. Bu durum ABD’nin Orta Doğu’da büyük prestij kaybetmesine neden oldu.

 

d.1973 Yom Kippur (Ramazan) Savaşı

Mısır’da 1970’de iktidara gelen Enver Sedat, İsrail’e geniş bir Arap saldırısı hazırlamaya başladı. Bu dönemde Sovyetler Birliği de, Arap askerlerini eğitmekteydi. 6 Ekim 1973’de Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal ayı olan Yom Kippur’da Mısır ve Suriye birlikleri İsrail’e saldırdı. Bu mücadele ile ilk kez Araplar İsrail’e saldırma gücünü bulmuşlardır. İsrail birlikleri, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası’ndan çekilmeye başladı. Bu arada diğer Arap ülkeleri de savaşa katıldı. ABD İsrail’e, Sovyetler de Arap devletlerine gönderdikleri silahların oranını artırdı.

İsrail, ilk saldırının şaşkınlığını üzerinden atınca karşı saldırıya geçti. Kısa sürede Golan Tepelerini geri aldı. BM’nin araya girmesiyle savaş sona erdi.

Dördüncü Arap – İsrail Savaşı da İsrail’in zaferiyle sonuçlanmıştır. Ancak İsrail’in maddi ve manevi açıdan kayıpları büyüktü. Dört savaşın sonunda 3 milyon Yahudi’nin arasına 1,5 milyon Arap girmişti. İsrail stratejik bakımdan güvenli sınırlara, ama güvenilir olmayan bir nüfusa sahip oldu.

 

ARAP-İSRAİL UZLAŞMA ÇABALARI

1975 yılından itibaren Mısır’ın dış politikası batıya kaymaya başladı. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat Batı Avrupa ülkelerini ziyaret etti. Mısır’ın özellikle Amerika ile ilişkisi geliştikçe Sovyetler Birliği ile arası açılmaktaydı. Enver Sedat’ın bu tutumu Amerika’yı bir Ortadoğu barışı konusunda cesaretlendirdi. 1978 yılında İsrail’in hem Amerika ile hem de Mısır ile ilişkileri kötüye gitmekteydi. Barış ortamı bir türlü oluşmuyordu. Bu nedenle Amerika insiyatifini kullanarak Enver Sedat’ı ve Menahem Begin’i Washington yakınlarındaki Camp David’de müzakereye ikna etti.

Camp David Görüşmeleri Eylül 1978’de yapıldı. 17 Eylül’de Mısır, İsrail ve Amerika arasında Camp David Antlaşmaları imzalandı. Antlaşmanın biri Ortadoğu barışının esaslarını çizmekte, diğeri ise İsrail ile Mısır arasındaki barışın esaslarını belirtmekteydi.

Ortadoğu barışının esaslarını belirleyen antlaşma, Batı Şeria, Gazze ve Filistin Sorunu’nu da ele almaktadır. Antlaşmaya göre, Filistinlilere muhtariyet verilecek, bu muhtariyetin şekli İsrail, Mısır, Ürdün, arasında yapılacak görüşmelerle tespit edilecekti, israil, kendi güvenliğini sarsmayacak şekilde bu topraklardaki asker miktarını düşürecekti.

İsrail—Mısır barışına ait antlaşma üç ay içinde imzalanacaktı. Ancak bu antlaşma imzalanmadı. Çünkü Begin Camp David’e aykırı davranarak Batı Şeria’da Yahudi yerleşim merkezleri kurdu.

Arap ülkeleri bu antlaşmaya tepki olarak, (Suriye, Libya, Irak, Cezayir, Güney Yemen ve Filistin Kurtuluşu Teşkilatı arasında) Şam’da toplantı yaptı. Bu toplantıda İsrail’le her türlü antlaşma reddedildi.

2-5 Kasım 1978’de Bağdat’ta Arap ülkeleri zirve toplantısı yapıldı. Alınan kararlar bir bildiri ile açıklandı. Kararlarda özetle Filistin davasının ve bağımsız bir Filistin Devleti kurulmasının bütün Arap devletlerinin ortak b davası olduğu, bu meselede hiçbir Arap devletinin tek başına hareket edemeyeceği belirtildi. Mısır’ın , Camp Davi Antlaşmalarını fesh etmesi istendi.

1979’da İran’da Humeyni liderliğinde Şii bir rejimin kurulması çoğunluğu Sünni olan Arap dünyasını altüst etmiştir. Bu durum Amerika ve İsrail’in bölgedeki politikalarını değiştirmiştir. Bu gelişme İsrail – Mısır barışının gerçekleşmesini kolaylaştırdı.

İsrail – Mısır Barış antlaşması 26 Mart 1979’da Washington’da imzalandı. Antlaşmanın imzalanmasında Amerika çok büyük etken oldu. Antlaşma ile 1948’den beri İsrail ile Mısır arasında devam eden savaş hali sona erdi.

Anlaşmaya göre;

  1. Taraflar birbirlerinin egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlıklarına saygı göstereceklerdi.
  2. İki devlet arasındaki sınır Filistin mandası ile Mısır arasındaki sınır olacaktı (Bugünkü sınır).
  3. İsrail Sina’dan çekilecekti.
  4. İsrail’in güvenliği için Sina askersiz hale getirilecekti.

İsrail – Mısır barışının imzalanması Mısır’ın Arap dünyası ile bağlarının tamamen kopmasına sebep oldu. Arap devletlerinin bakanları Bağdat’ta toplandılar. Ancak Mısır davet edilmedi. Toplantıda Mısır’ı yalnız bırakmak için diplomatik ve ekonomik tedbirler alındı.

İsrail – Mısır barışı bütün Arap dünyasında bir Amerikan aleyhtarlığının şiddetlenmesine neden olduğu için Sovyetler Birliği bu durumdan çok iyi yararlandı. Bu dönemde özellikle Suriye ile Sovyetlerin ilişkisi ilerledi. Buna karşılık Amerika ve Batı dünyası da Enver Sedat’ı destekledi. Sedat, Amerika’dan geniş ekonomik ve askeri yardım almaya başladı.

Enver Sedat 8 Ekim 1981’de bir suikasta uğrayarak hayatını kaybettiğinde İsrail, Sina’dan tamamen çekilmemişti. İsrail, 27 Nisan 1982’de Sina’dan tamamen çekildi. Sina, Mısır’a verilmiş oldu.

Camp David Antlaşması’nın imzalanması üzerine araları açık olan Suriye ve Irak 1978’den itibaren birbirlerine yakınlaşarak birlik kurma kararı almışlardır. Ancak Irak’ta Saddam Hüseyin’in başa geçmesi ile bu birlik kurulamamıştır. 1979’da İran’da Humeyni rejiminin başlaması ve 1980’de İran ve Irak’ın savaşmaları Arap dünyasını yeniden bölecektir.

Arap-İsrail gerginliğinin barıştan sonra daha da artmasında İsrail’in tutumu büyük rol oynamıştır. İsrail’in Camp David’de muhtariyet vermeyi vaaddettiği Batı Şeria’da yerleşim yerleri kurması ve Tel-Aviv’deki bakanlıkları Kudüs’e nakletmesi bütün İslam dünyasında tepki yaratmıştır, İsrail, bununla da yetinmedi. 1967’de Ürdün’den aldığı Doğu Kudüs’ü 1980’de Batı Kudüs’e ilhak etti. Bu olaydan sonra Suriye’ye ait olan Golan Tepelerini sınırları içine kattı.

 

İSLAM KONFERANSI TEŞKİLATI

İslam Konferansı Teşkilatı, İslam ülkelerini bir çatı altında toplayan milletler arası bir kuruluştur. 3 Mart 1924’de Halifeliğin kaldırılmasından sonra Müslümanları bir araya toplamak için 1926’da İslam Kongresi toplandı, ikinci toplantı Mekke’de üçüncüsü İse Kudüs’te düzenlendi.

İsrail’in işgali altındaki Kudüs’te, Müslümanlar için büyük öneme sahip El – Aksa Camii’nde 1969’da bir yangın çıktı. Yangın Arap ve Müslüman dünyasında büyük bir sarsıntı yarattı. Bu olaydan sonra 25 Eylül 1969’da islam Konferansı Teşkilatı kuruldu.

1969’da çıkan yangını Arap dünyası İsrail’in kasten çıkardığını düşünmekteydi. Ancak kısa süre sonra yangını Michael Rohan adındaki 28 yaşındaki Avusturyalı bir Yahudi’nin çıkardığı anlaşıldı.

İslam Konferansı Teşkilatı, ilk kurulduğu dönemde Filistin Sorunu ile ilgilenmiştir. Konferanslarda üye devletlerin İsrail’le ilişkilerini kesmeleri de istenmişti. Ancak Türkiye, İran, Mali, Moritanya, Nijer, Senegal gibi devletler bunu kabul etmemişlerdir. Konferanslarda daha sonraları İslam dünyasının meseleleri de tartışılıp çözülmeye çalışılmıştır.

Bugün 57 ülkenin üye olduğu İslam Konferansı Teşkilatı’nın resmi dilleri Arapça, İngilizce ve Fransızca’dır. Teşkilatın Genel Sekreteri ise 2005’ten beri Türkiye’den Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

 

ÜLKE        KATILDIĞI TARİHİ

1.Çad 1969 2. Endonezya 1969 3.Fas 1969 4. Fildişi Sahili 2001
5.Filistin 1969 6. Gabon 1974 7. Gambıa 1974 8.Gine 1969
9. Gine Bısau 1974 10. Guyana 1998 11. Irak 1975 12. Iran 1969
13. Kamerun 1974 14. Katar 1970 15. Kazakistan 1995 16. Kırgızistan 1992
17. Komor Adaları 1976 18. Kuveyt      1969 19. Libya 1969 20. Lübnan 1969
21. Maldıvler 1876 22. Malezya 1969 23. Malı 1969 24. Mısır 1869
25. Moritanya 1869 26. Mozambik 1995 27. Nıjer 1969 28. Nijerya 1986
29. Özbekistan 1996 30. Pakistan 1969 31. Senegal 1969 32. Sierra Leone 1972
33. Somali       1969 34.Surınam 1997 35.Suriye        1970 36.Suudi Arabistan 1969
37.Tacikistan 1992 38.Togo 1997 39.Tunus 1969 40.Türkiye      1969
41. Türkmenistan 1992 42. Umman 1970 43. Uganda 1974 44. Urdun 1969
45.Yemen        1969      

GÖZLEMCİ DEVLETLER            

  1. Bosna-Hersek Cumhuriyeti 1994
  2. Orta Afrika Cumhuriyeti 1997
  3. Tayland Krallığı 1998
  4. Rusya Federasyonu 2005
  5. KKTC 1975

 

GÖZLEMCİ TOPLUMLAR                         

Moro Milli Kuruluş Cephesi (Filipinler) 1977

 

GÖZLEMCİ ULUSLARARASI TEŞKİLATLAR 

  1. Birleşmiş Milletler 1976
  2. Bağlantısızlar Hareketi (Nam) 1977
  3. Arap Birliği (Adb) 1975
  4. Afrika Birliği (Au) 1977
  5. Ekonomik İşbirliği Orgutu (Eco) 1995

 

5) PETROLÜN EKONOMİK VE SİYASI POLİTİKADAKİ YERİ

OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü)

1950’lerde bağımsız petrol şirketlerinin pazar bulabilmek için düşük fiyat uygulaması başlatmaları, Sovyetler Birliği’nin ucuz petrol satmaya başlaması nedenlerinden dolayı 1959 – 1960 yıllarında petrol şirketleri petrol fiyatlarını düşürmek zorunda kaldılar.

Düşük petrol fiyatlarından olumsuz etkilenen Irak, İran, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezüella 1960’da OPEC’i kurdular. OPEC’in öncelikli amacı petrol fiyatlarını 1959 yılındaki düzeye çıkarmaktı. OPEC’in bu amacı 1970’lerde gerçekleşti. OPEC devletleri, petrol üretimi ve fiyatlarına karar verme güçlerini diğer şirketlere kabul ettirdiler.

Ortadoğu’daki 1967 savaşından sonra OAPEC (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü) kuruldu. Mısır, Cezayir ve Libya gibi ülkelerin sonradan katılmasıyla Arap petrolünün İsrail’e karşı bir siyasal güç olarak kullanılması kararlaştırıldı. OAPEC, İsrail, ABD ve bazı Batı Avrupa ülkelerine karşı petrol ambargosu uygulamaya başladı. Ancak bu ambargo çok fazla etkili olamadı ve kısa süreli yaşandı. Çünkü Batı’nın ve Amerika’nın tek petrol kaynağı Ortadoğu değildi. Amerika, Venezuela, Nijerya ve Endonezya’dan da petrol alınıyordu.

 

1973 Petrol Krizi

OPEC’in kurulduğu yıllarda hemen hemen bütün petrol ülkelerinde kaynaklar Amerikan petrol şirketlerince işletilmekteydi.

1973 Arap – İsrail Savaşı’na kadar herhangi bir müdahalede bulunmayan OPEC üyeleri, 1970 yılından sonra ülkelerindeki petrol şirketlerine el koymaya başladı. İran ve Irak’taki petrol şirketleri millileştirildi.

OPEC, Batılı devletleri İsrail’i desteklemekten vazgeçirmek gerekçesiyle 1973 Savaşı’ndan sonra petrol fiyatlarını yükseltti. 1973 Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, Ekim ayında 5.11 ve 1974 Ocak ayında 11.65 dolara çıktı. Bu durum kriz yaşanmasına neden oldu.

Petrol krizinin 1973’de yarattığı sarsıntıdan sonra OPEC’in ham petrol fiyatlarına her altı ayda bir zam yapması normal bir durum olarak algılanmaya başlandı.

Arapların petrol tehdidine karşı Amerika da, 1974’de Japonya, ispanya, Türkiye, Avusturya, İsviçre, İsveç ve Norveç’ten oluşan Milletlerarası Enerji Ajansı’nın kurulmasına ön ayak oldu. Kuruluşun amacı enerji ve petrolün sağlanmasında işbirliği ve dayanışmayı gerçekleştirmekti.

OPEC’in petrol fiyatlarını artırması ABD’den çok Batı Avrupa ve Üçüncü dünya ülkelerini etkiledi. Sana üretimindeki petrol bağımlılığı bütün üretim maliyetlerini yükseltti. Batı ülkelerinde ulaşım büyük ölçüde özel otomobillere dayalı olduğu